11 Eylül 2026 Cuma

12 Eylül ve Kenan Zindanları

12 Eylül  ve Kenan Zindanları  

Veysi ERKEN Dr.

Bütün darbeciler lanetle ve nefretle anılmışlar ve anılmaktadır.

Darbeciler, Firavun’un eylemini tekrarlamışlardır.

Hz. Yusuf’un zindana atıldığı gibi binlerce masumu, vatan evladını ve sevdalısını zindanlara atmışlardır.

12 darbecileri için Amerikalı görevli Siyonist  “ bizim çocuklar başardı” diye üstlerine bildiriyordu.

Evet.

Darbeciler başarmış ve milyonlarca insanı zindanlara sokmuşlardır. Yakalayamadıklarını yakalamak için aileleri şantajla, tecavüzle tehdit ediliyordu. https://www.haber7.com/guncel/haber/3658698-12-eylulun-akil-almaz-iskencelerini-anlatti-biz-allah-dedikce-burada-allah-yok-dediler

Firavunlar zindanlara tohum atmışlardı.

Bu tohumlardan bir kısmı gül bir kısmı diken tohumuydu ve ikisi de büyüdü.

Güller açıldı dikenler yayıldı ve bölücülük ülke sathına yayıldı darbecilerin zulümleriyle.

Merhum Necip Fazıl “Gül” ve Diken” tohumlarının atıldığı yerleri “Zindan” olarak tavsif ediyor ve çocuğunun şahsında millete gerçeği haykırıyordu.

Zindan iki hece, Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı? Belki… Daha ölmedim!

(…..)

Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.

Üst üste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

(…..)

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccademin yününde şefkat,
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!”

Bütün zulümlere ve işkencelere rağmen “Gül” tohumları yeşerdi ve Firavunlar istemese de ülkede ve dünyada kardeşliği ve birliği hakim kılmaya çalıştı ve herkese şu mesajı vermeye çalıştı.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu şöyle sesleniyordu milletin evladına, insan olanlara, birlikten ve kardeşlikten yana olanlara.

“12 Eylül öncesinde ve sonrasında Türkiye'de yaşanan acı dolu günler, aynı zamanda tarihimizin karanlık bir dönemini oluşturmaktadır ve o dönem içerisinde yaşanan birçok olay bu gün hala yoğun bir sis perdesinin arkasındadır.

Tarihin kısa bir kesitini oluşturan o dönem hatıralarımıza dönüp baktığımızda, gördükleri­miz: işkenceler, zulümler, haksızlıklar, mahke­meler, darağaçları... Karşılıksız sevenlerin buruk ve isyankâr sükûtu...

Benim hatıralarımda canlanan tüm bu olum­suzluk ve sıkıntılar benim şahsımdan ziyade, aslında bir neslin yaşadığı ve çektiği sıkıntılardı diyebiliriz. Çünkü sağcısıyla solcusuyla bizler Türkiye'yi paylaşamadık ama 2,5 metrekarelik hücreyi paylaştık. Okullarımızı, mahallelerimizi, şehirlerimizi birbirimizden kıskandık. Birbirimizi Türkiye'den kıskandık; birbirimizi Türkiye'den sürmek istedik ama süremedik. Sonuçta 2,5 metrekarelik hücrede beraber yaşamaya mecbur olduk. Ben bu duygular içerisindeyim. Biz ülke­mizi çok sevdik; ülkem, milletim, değerlerim dedik; hep Mevlana gibi hoşgörünün, Yunus gibi sevginin peşinde koştuk; ama sonunda işkence gördük, zulüm gördük. Hürriyetlerimiz alındı ve onlarca yıl cezaevinde yatmamıza rağmen, hiç mahkûm olmadık.

Yeni nesillere tavsiyem: gelin birbirimizin farklılıklarını değiştirmeden, birbirimizin fark­lılıklarına tahammül ederek Türkiye için projeler geliştirin. Türkiye için düşünün, tartışın, müna­kaşa edin ama hücreleri paylaşmak yerine, bu cennet gibi ülkenin nimetlerini ve zahmetlerini adaletli bir biçimde paylaşmanın, birlikte yaşa­manın yollarını arayın.”

Hâsılı kelam.

Siyonistlerin uşakları olan darbecilere rağmen “Gül” tohumları büyüdü ve İ’layı Ketullah için cehd ve cihadlarını sürdürüyor, “Kanımız aksa da zafer islam’ın ve çağrımız İslamda dirilişedir” sadalarını dünyaya ve iyilere duyurmaya devam ediyor.

Selam ve Sabırla… 11.09.2026

10 Eylül 2026 Perşembe

Yürüyenler, atlayanlar ve Sorumlular

Yürüyenler, atlayanlar ve Sorumlular

Veysi ERKEN Dr.

Mutluluk, saadet ve bahtiyarlık...

Her ferdin yaşadığı topraklar üzerinde duymak, hissetmek ve yaşamak istediği kavramlar ve duygulardır.

Düşünüyorum ve kavramaya çalışıyorum.

İnsanlar ne zaman mutlu olurlar yaşadıkları topraklar üzerinde.

Buldum.

Evet, evet buldum galiba.

Kendilerini bulundukları toprağa, vatana, millete ve inanca ait olduklarını hissettikleri ve bu hissin iliklerine kadar işlediği zaman olsa gerek.

Yürüyen ve atlayanların meselesi nedir dersiniz? Kendilerini bulundukları yere ait olarak hissetmiyorlar mı? Yoksa hisleri yok mu edilmek isteniyor? Bu sorunun muhatabı kim/kimler? Atlayanlar kendilerini bulundukları yere ait görmüyorlarmış. Geriye bıraktıkları ifadelerinden bu anlaşılıyor.

Evet, atlayanlar buraya ait değillermiş.

Bunu anladık.

Peki, bunun sorumluları kim? Hangi eğitimle buraya ait olmaktan çıktılar veya çıkarıldılar?

Medya şeytanlarının, sabetayistlerin ve hempalarının bundaki payı nedir? Fuhşu, ahlaksızlığı, yolsuzluğu, soygunu meşru görenlerin, tüyü bitmemiş yetimin hakkını tıksırıncaya kadar hortumlayanların ve bunlara diyet borcu ödemeye mahkûm olmuşların katkısı ne kadardır?

Onlar, intihara sürüklenen binlerce insanın katili sayılmazlar mı?

Bir yanda fuhuş, soygun, yolsuzluk; öbür yanda hakkı gasp edilen, öz yurdunda garip, öz yurdunda parya muamelesi görenler, örtülüler.

Yani yürüyenler.

Yürüyenler... Ne yaptılar? Neyi çaldılar? Nereyi soydular? Tüyü bitmemiş yetimin hakkını mı gasp ettiler?

Hayır. Hayır.

Bunlar daha büyük suç işlediler(!). İnançlarını yaşamaya, Müslüman kalmaya çalıştılar. İnançlarını sözden fiile geçirmeye çalıştılar.  Herhangi bir insanın malını yememeye karar verdiler. Irzlarını ve namuslarını korumaya çalıştılar. Doktor, öğretmen, mühendis, esnaf olmayı istediler. Hâkim, savcı ve avukat olup adalet dağıtmayı ahdettiler.

Evet, evet yanlış duymadınız. Yürüyenler, okul duvarlarından atlayanlar bu büyük suçları işlediler(!).

Bunlardan büyük suç olur mu hiç? Yürüyenler, buraya ait olduklarını iddia ettiler. Hem de bazılarına rağmen. Atlayanlar gibi olmadılar. Buraya ait değiliz demediler. Her türlü hak gaspına, horlanmaya, itilmeye, kakılmaya, hatta beyazların zencilere uyguladıkları muamelelerin benzerleriyle, belki de daha şedidiyle karşılaşmaya rağmen.

Ya sorumlular? Sorumlu var mı? Her halde yok. Olsa görülür, duyulurdu. Kar gibi eriyip gitmezdi herhalde. Sorumlu yok sorunlu var. Hem yürüyenler, hem de atlayanlar sorunlu. Peki, sorunluların sorumluları kimler? Onları sorunlu hale hangi sorumlu getirdi?

Sorunların sorumluları bellidir esasında. Sorumlular “kendilerini devlet” zannedenlerdir. Halka rağmen halk için dayatmasıyla hareket eden bir oligarşik yapıdır bütün sorunların sorumluları. Kartelcilerden, medya şeytanlarından, hortumculardan, haramzadelerden ve hempalarından oluşan bir oligarşik yapı. Her şerrin başlatıcısı ve yayıcısıdır bu zümre.

Hadisenin temel sebeplerini ortaya koymadan ne teşhiste, ne de tedavide başarı sağlanır.

Yürüyenler doğru teşhis ve tedavi için yürümekteler.

Ve yürüyenlere göre hadisenin temel sebeplerinin başında menfaat ve makam gelir.

Oligarşinin “mabut” edindiği “menfaat” ve makam.

Mazlumların ve güçsüzlerin uğrunda kurban edildiği mabut.

Oligarşi ve Müslüman görünümlü münafıklar menfaatini yani mabudunu muhafaza ve müdafaa etmek için yürüyenleri ve atlayanları kurban etmekten çekinmemiştir, çekinmeyecektir. Gözyaşlarına, ruhi depresyonlara ve arkada bırakılan acılara rağmen.

Acı ve gözyaşını gördükçe sevincinden dört köşe, beş köşe oluyor oligarşi ve sabetayist çete.

Bu devran hep böyle mi gidecek?

Zannetmiyorum.

Çünkü bir kısım insanın gözyaşı ve bedduası üzerine kurulan saadet kısa ömürlüdür. İlahi adalet bunu gerektirir.

Zalimler elbette zulümleriyle yok olacaklardır.

Vesselam.    Not. Bu yazı 1998 yılında yazılmış ve yayınlanmıştır.