14 Nisan 2026 Salı

Aile Milli Güvenlik Meselesidir

Aile Milli Güvenlik Meselesidir

Veysi ERKEN Dr.

Evet.

Aile kurumu milletin beka ve güvenlik meselesidir.

“AK Parti Merkez Kadın Kolları Başkanlığınca düzenlenen "Bağımlılığa Karşı Aileyi Güçlendiren Politikalar" konulu Ideathon Yarışması'nın final programına katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bireyden aileye, aileden millete uzanan zincirin halkalarında yaşanacak en ufak bir kırılma Allah muhafaza tamir ve telafisi uzun yıllar sürecek sorunları beraberinde getirecektir. Bunun için aileye yönelen her saldırının aynı zamanda milletin ve devletin omurgasını nişan aldığını unutmamalıyız. Aile kurumunun ve ailevi değerlerin muhafazasını bu bakımdan bir milli güvenlik ve beka meselesi olarak görüyoruz" ifadesi yerindedir.

Aile kurumu beka ve güvenlik meselesi olarak görülmesine rağmen takip edilen politikalar “aile”yi dağıtan, zayıflatan, yok olmaya doğru sürükleyen tarzdadır.

Takip edilen politikalar nedeniyle;

Evlilikler azalmakta,

Boşanmalar çoğalmakta,

Nüfus yaşlanmakta,

Doğurganlık azalmakta,

Yalnız veya gayrı meşru yaşayanlar çoğalmaktadır.

Kısaca beka ve güvenlik meselesi olarak görülen aile ve dolayısıyla millet yokluğa sürüklenmektedir.

Ailenin tekrar ihya ve inşa edilebilmesi için takip edilen politikaların topyekûn terk edilmesi ve değerlerimize, ahlakımıza ve İslamî anlayışa göre inşa edilmiş politikaların geliştirilmesi ve takip edilerek uygulanması gerekir.

Buna “Ev Hanlığı” denilebilir.

Aile ve kadın ile ilgili geliştirilecek politikalar kadınlarımızı ana, yâr, bacı, kız evlat yapabilecek ve onları “ev hanı” kılacak tarzda olmalıdır.

Aile kurumunu beka ve güvenlik meselesi olarak görüyorsak “Ev Hanlığı”na dönüş farzdır.

Bu konuyu daha önce şu şekilde yazmıştım.

“Ev hanlı”ğının, “Ana”lığın, “evdeş”in anlamını ve değerini yok etmek isteyen Siyonist haçlı zihniyetinin piyonları “kadın”ı piyasaya sürdüler ve özgürlük adı altında her türlü kötülüğün, pespayeliğin teşhirinde araç haline dönüştürdüler. Kadın evden ihraç edilince toplumsal çöküş hızlandı, aileler dağılmaya başlandı, çocukları “el”ler büyütmeye başladı.

Mesut ve bahtiyarların yuvası olan aile pelesenk oldu.

Evet, ev hanımlığı demiyorum.

“Ev Hanlığı”na dönüş şarttır.

“Ev hanı” olana maaş ve her türlü imkân tanınmalıdır ki, evler devlete dönüşsün. Hanımlık anlamını bulsun.

“Ev Hanı” olan anamız, bacımız, hanımımız ve kızlarımız sosyal (içtimaî) vazifelerini kâmilen yerine getirebilsin.

“Ev Hanlığı” kadını hayattan koparmak değildir. Bilakis hayatın kuşatılmasını ve yönetilmesini sağlar.

“El”lerin işini değil kendi “devlet”inin işini yönetmesini sağlar.

Bütün partiler, STK’lar, Sendikalar, Tarikatlar, cemaatler “Ev Hanlığı”nı desteklemeli ve “ev Hanı” olanlara maaş bağlanması için seferberlik ilan etmelidir.

Bu yeniden İslamlaşma ve insanlaşma için elzemdir.

Kadın evine dönmeli, evini yuva ve devlet yapmalıdır. Devletinin “hanı” olmalıdır.

Kadın evden ihraç edilince ne oldu peki, Daha önce şöyle ifade etmiştim.

“Kadın "hatun", Ana veya bacı idi evlerde.

 Evi ev yapandı "hatun".

 Devletin başında "han" yanı başında ” hatun” olurdu.

 Hatun ev denilen devletten ihraç edilince devlet küçüldü ve  yıkıldı. Büyük aile denilirdi. "Han"e, dağıtıldı çekirdek aile oldu   Dayanışma ve yardımlaşma içinde olan hatunlar işini yapamaz hale getirildi.

Mutluydu “hatun” ve ev denilen devlet.

Önce işten sonra evden koparıldı.

Evle ilgili işler angarya diye öğretildi, sonra evden ihraç için özgürlükten bahsedildi. Güya dışarıda özgürce çalışacaktı.

Elin işinde.

Devlet iş bölümü ve iş birliğini gerektiriyordu hâlbuki.

Ne yapıldı.

Bütün görevler yüklenildi kadının sırtına.

Hatunluğu bitirildi.

Ev denilen devletin bütçesi sarsıldı.

Güya kadın çalışırsa bütçeye katkı sağlayacaktı.

Ne gezer.

Çocuk kreşe, ebeveyn yaşlılar mekânına, maaşın yarısı kıyafete ve tezyin malzemelerine, ulaşıma vs.

Yıkım sadece maddi değil, asıl yıkım maneviyatta ve hissiyatta.

Han ve hatun birbirine tahammül edemez oldu kadın evden ihraç edilince.

 Ana sevgisi ve şefkati yerine kreş sevgisi yer almış. Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz deniliyordu. Ana yâr olmaktan uzaklaştırıldı. 

Evin temel direği idi hatun Ana. Hatun evden uzaklaştırılınca ev yıkıldı. Hane çöktü.

Velhasıl ev devlet olmaktan çıkmış konaklama alanına dönmüş.

Sadece konaklama ve geçici mesken yerine dönüşen evlerden huzur, bereket, saadet ve merhamet de firar etmiş.

 Kadın evden ihraç edilince firar emri hak olarak vacip oldu.

 Ne diyelim.

 Paranın, makamın, şehvetin, bedenin ve şöhretin ilahlaştırıldığı, ruhun ve hissiyatın terk edildiği/ettirildiği bir düzende evi “devlet”leştirmek ve “hane”ye çevirmek mümkün mü?”

Aile kurumunu gerçekten beka ve güvenlik meselesi olarak görüp, ona göre tedbir alırsak elbette mümkün.

Politika değişikliği yapılmazsa söylenen her şey laf-u güzaf olarak kalır.

Selam ve Sabırla… 14.04.2026

 

Korkarım sizler de aynı akıbete uğrarsınız

“Korkarım sizler de aynı akıbete uğrarsınız”

Veysi ERKEN Dr.

Merhum şehit Alper Tunga Uytun, 13 Nisan 1979 yılında İslam düşmanı komünistler tarafından yaralandıktan sonra, camiden çıkan ve olayı tepkisiz seyreden cemaate hitaben söylediği; “Bir Müslüman’a saldırılıyor, hiçbiriniz müdahale etmiyorsunuz! Böyle giderse, korkarım sizler de aynı akıbete uğrarsınız.”* sözü bugünün dünyasında da anlamını ve ehemmiyetini devam ettiriyor.

Siyonist haçlı zihniyeti, uşakları, işbirlikçileri, piyonlar ve Türkiye’deki elemanları tarafından işlenen cinayetlere, vahşetlere, işgallere, katliama, talana, korsanlığa ve soykırıma Müslüman ülkelerin yönetimleri sessiz kalıyor, müdahale etmiyor ve seyrediyor.

Merhum Uytun’un sarf ettiği sözün devamı geliyor.

Siyonist haçlılar zamanında seyirci kalan Irak, Suriye, Sudan, Libya, Arakan, Keşmir, Afganistan ve şimdi İRAN’DA Müslümanlara saldırıyor, katliam, İşgal, Talan, korsanlık uyguluyor.

Akıbetleri berbat olmuş vaziyette.

Merhum şehid Alper Tunga uytun’un cami cemaatine hitaben sarf ettiği sözün üzerinde Müslüman’ım diyen herkes ve her yönetim tefekkür etmesi ve ona göre tedbir alarak Siyonistlere karşı mücadele etmesi farzdır.

Hani meşhur SARI ÖKÜZ hikâyesi var ya.

Bilinmelidir ki sessiz kalan, seyreden SARI ÖKÜZÜ vererek yokluğa yuvarlanmakta olan taifedir.

“Hani bir öküz sürüsü varmış, toplu hareket ettikleri için çevredeki birkaç aslanın yanlarına yaklaşamadığı, saldıramadığı. Bir gün, aslanlardan biri bir hinlik düşünmüş ve sürü başına gidip, “biz aslında sizi rahatsız etmek istemiyoruz, sizlerle dostuz, ama şu sarı öküz çok dikkatimizi çekiyor; duruşuyla bizi rahatsız ediyor onu bize verirseniz siz kurtulursunuz, biz de rahatlarız” demiş. Sürünün tecrübelileri bunun bir oyun olduğunu, aslana kanılmaması gerektiğini söylemelerine rağmen toplantıya katılanların ekseriyeti teklifi makul bulup sürünün âli menfaatleri adına sarı öküzü kurban etmişler. Tabii kısa bir süre sonra aynı bahaneyle kapılarına dayanıp siyah öküzü, kahverengi öküzü vd. talep etmişler. Öküzleri kurban vermede öyle bir noktaya gelinmiş ki, sürü küçülmüş ve sonunda aslanlara tamamen yem olmuş.

Sonunda tecrübelilerin sözünü dinlemeyen sürü “sarı öküzü” vermekle savaşı kaybetmeye başladık demişler demesine ama iş işten geçmiş.

Kısaca şehid merhum Alper Tunga Uytun’a sahip çıkmayan cami cemaati gibi Müslüman yönetimler de birer birer yok olmaya, Siyonist haçlılara râm olmaya devam ediyor.

Topyekûn yok olmamak için şimdi ve her zaman Alper Tunga Uytun’lara, Sarı Öküzlere sahip çıkma, Siyonistlere karşı direnme ve onları tasfiye etme vaktidir.

Selam ve Sabırla…14.04.2026

 

*Yaşayan Kurt Ülkücü Şehit ALPER TUNGA UYTUN, Hazırlayan Ayça Seda Uzun, Ankara-2017