15 Temmuz 2019 Pazartesi

15 Temmuz İhaneti Devam Ediyor


15 Temmuz İhaneti Devam Ediyor

Veysi ERKEN

“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, hasımların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit de tutar. Hâkimiyeti aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez. Ona, "Allah’tan kork!" dense gururu kendisini günaha sürükler. Ona cehennem yeter! Orası ne kötü bir yataktır! İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır. Allah, kullarına çok şefkatlidir. Bakara 204-207” Cenabı Allah fesatçıları ve onlara karşı mücadele edenleri böyle tavsif ediyor.
            Fesatçılar hoşa gidecek ifadelerle milleti kandırarak hem nesli hem de harsı bozar. Bir kısım insan ise sırf cenabı Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için mücadele eder.
FETÖ denilen hain şebeke hem neli hem de harsı bozmuştur. Cenabı Allah’ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak isyenler de hep onlarla mücadele etmiştir.
Bu mücadele yıllardır devam eden bir mücadeledir. Bundan sonra da devam edecektir.
            Dolayısıyla 15 Temmuz ihanetini bu şekilde okumak lazım. Bir tarafta küresel haydut siyönist haçlı zihniyetinin fesatçıları olan FETÖ, bir tarafta tanklara, bombalara karşı direnerek cenabı Allah’ın hoşnutluğunu ve rızasını kazanmaya çalışan halk.
            Evet, !5 Temmuz ihanet kalkışmasının üzerinden üç yıl geçti.
            Bu tür ihanet faaliyetleri yeni değildir ve bitmiş de değildir.
            Tarihi doğru okursak bu tür ihanet hareketleri her daim olmuştur.
            Ta Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminden itibaren nifak ve ihanet hareketleri olmuştur ve olmaya devam edecektir.
            15 Temmuz ihaneti tamamen Abdullah bin ubey karakterli münafık haşhaşilerce gerçekleştirilmiştir.
            Tabii ki, bu ihanetin ana merkezi Siyonist haçlı zihniyetinin tapınaklarıdır. Bugün FETÖ denilen yapı tamamen bir tapınakçı örgütlenmesidir.
            Bundan dolayıdır ki, bu tür ihanet şebekeleri ile yapılacak mücadelenin doğru zeminde olması ve doğru yöntemlerle icra edilmesi gerekir.
            Aksi takdirde köstebek gibi bu nifak ve yıkım hareketlerinin hainleri bitirilemez ve millete zarar vermeye devam ederler.
            Aradan üç sene geçmesine rağmen tapınakçı fetöcü yapıyla doğru bir şekilde mücadelenin yürütülmediğini düşünüyorum.
            Bu tür lanetli yapılarla mücadelenin yapılabilmesi için öncelikle amaçlarının sapıklığını millete anlatılması gerekir.
            Bu yapı gayrı İslami bir amaca sahip olduğu gerçeği hala topluma anlatılabilmiş değildir. Bu sebeple gerçek anlamda İslami duygularla lanetli yapıya iltisaklı olmuş veya iyi niyetle onların faaliyetlerine katılmış ve yardım etmiş olanların ekseriyeti kendilerini ve o yapıyı sorgulamıyorlar. Bilakis o yapının elemanlarının mağdur edildiği propagandasını yapıyorlar.
            Birinci yanlışlık budur.
            Şayet FETÖ diye adlandırılan bu lanetli yapının sapık amacı halka anlatılabilmiş olsaydı örgütteki çözülmenin daha hızlı olacağını görebilirdik.
            Umarız ki, mücadele bundan sonra doğru yapılır.
            Aradan üç sene geçmesine rağmen halk arasında bu yapının korunduğu anlayışı hâkimiyetini devam ettiriyor.
            Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tasnifini esas alacak olursak bu alçak anlayışın tepe elemanlarının korunduğu anlayışı gittikçe yaygınlaşmaktadır.
            Cumhurbaşkanı bu yapıyı ibadet, ticaret ve ihanet katmanlarına ayırarak topluma anlatmaya çalışmıştı.
            Ki, bu ifade doğruydu.
            Özellikle ihanet katmanı ibadet katmanını köle gibi kullanarak imkân ve kabiliyetlerini ticaret ve ihanet katmanlarına aktarıyordu.
            Bugün halkın nazarında ibadet katmanının mağdur edildiği, ticaret içinde olanların kollandığı, ihanet katmanının bir kısmının yurt dışına kaçmalarına müsaade edildiği, bir kısmının da bürokrasi ve yakın çevrede muhafaza edildiği anlayışı hâkimdir.
            Halkın arasında bu anlayışın yaygınlaştırılmasında ve ekonominin daha da kötüleşeceği korkusunun artmasında haşhaşi fetö ihanet şebekesinin daileri ( propagandist) etkin rol oynamaktadır.
            Bu propagandaların sonucu 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin sonuçlarına yansımıştır.
Bunu görmek lazımdır.
            Bugün 15 Temmuz 2019.
            Bu millet, tepesine kendisine emanet edilen silahları doğrultacak, bombaları yağdıracak kadar ihanetin bataklığına saplananlara karşı bu millet tankları elleriyle durduracak inanca sahiptir.
            Bu inanç ve duygu seli bitirilmemelidir.
            Bu millet şehadet şerbetini içecek kadar imanlıdır.
            Bunlar önemli şeylerdir.
            Yeter ki, yöneticilerin kendisini aldatmadığına kani olsun.
            Bu minvalde milletin yöneticilerden beklentisi dürüstlük ve adalettir.
            Dolayısıyla haşhaşi yapının korunduğu, fetö borsasının devrede olduğu ve bu lanetli yapının elemanlarının yönetim ve istişare birimlerine getirildiği anlayışı kırılmadıkça adalet sağlanmaz, yönetime güven artmaz.
            Unutulmamalıdır ki, bu millet her vasat ve şartta kendi hak ve hukukuna sahip çıkmakla birlikte güvenmediği yönetimi terk eder.
            Millet sabırlı ve sadıktır.
            Yönetim de millete karşı dürüst, Salih ve sadık olduğunu göstermelidir.
            Yönetim bu niteliklerini göstermez ise direniş anlamını kaybeder, diriliş gerçekleşmez.
            Selam ve Sabırla…

14 Temmuz 2019 Pazar

Fıkıh


 

                                                  Fıkıh
               Veysi ERKEN

            Toplumsal hayatın yöneten ve yönetilenler için bir olması gerektiğine göre, hayatı şekillendiren davranış, tutum ve tavırlara dönüştüren ilke ve kuralların da bir olması gerekir. Bir başka deyişle toplumun dayandığı fikir demeti veya felsefenin yönetim ilke ve kurallarıyla bir olması icap eder. Müştereklerini kaybeden, farklı ilke ve kurallara göre hayatını tanzim eden toplumların uzun vadede iflahı söz konusu olamaz.
           Soruna bu bağlamda baktığımızda yönetim ilkelerimizin toplum olarak mensubu olduğumuz ve yaşamaya çalıştığımız İslam dininin dayandığı vahiy kuralları ile çeliştiğini biliyoruz.
           Özellikle yönetim ve hukuk /kanun) ilkelerini belirleme gücünü elinde bulunduranlar İslami ilke ve kuralları dikkate almamaktadır.
            Dolayısıyla içine düştüğümüz sıkıntıların kaynağında yöneten- yönetilen bağlamında müştereklerimizin (ilke ve kuralların) azalması veya olanların yok edilmesi bulunmaktadır denilse mübalağa olmaz.
            Üzülerek belirtmeliyiz ki, toplumu oluşturan bireylerin davranış kalıplarının temelini teşkil eden ilkeler demeti yok edilmiştir. Yöneten- yönetilen bağlamında veya bireysel anlamda herkesin kendine göre ilkesi söz konusu olmaya başlamış bu durum toplumun müşterek değerlerini ortadan kaldırmıştır.
           Bu duruma düşmemizin nedeni müşterek değerlerimizi oluşturan felsefenin sistematik bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Geçmiş ve bugün bağlamında toplumsal hayatımıza bu zaviyeden baktığımızda geçmişimizde ortak tefekkür paydamızın “kelam”a” dayanan “fıkıh”ın olduğunu görürüz.
           Fıkıh en geniş tanımıyla bireylerin tutum, tavır ve davranışlarla alakalı dinî meselelerin bilgisidir. Birey hayatının bütününü kapsayan tutum, tavır ve davranışları benimsediği veya kendisine benimsetilen “ilke ve değerler manzumesi” ne göre şekillendirir. Dünyanın neresinde olursak olalım birey niteliklerini aynı şekilde kazanır.
           Geçmişte toplumsal hayat felsefemiz “din u devlet, mülk ü millet”  ilkesine müstenit olduğundan, fıkıh sosyal ilişkilerimizin anlamını sağlama vazifesini görmekte idi. Zira, Müslüman bireylerin sosyal ilişkilerinde dinî veçhesi olmayan hiçbir tutum, tavır ve davranış söz konusu değildi ve olmamaktaydı.
           Fıkıh bu anlamda hem dünyevî (evlilik,alışveriş, cezalar “muamelat, ahlak” vs.) hem de uhrevî (namaz, Hac, Zekat, oruç “ibadat”) hayatın  müştereklerini oluşturan bir alandı geçmişimizde.
           Fıtrat gereği ihtiyaçlar, toplum hayatını zorunlu kıldığından ihtiyaçların tamamı Müslüman toplumlarda fıkhın konusuna girer.  Bilhassa fıkıh dinamik ve değişken olan konularda asgari müşterekleri üç ana akıl yürütme ile çözmeye çalışırdı. İçtihad, Fetva, Hüküm(Kaza)
            Bir : İçtihad, yeni fıkhî kuram üretilmesi yolu,
            İki  : Fetva, Fıkhî kuramlara göre beşeri ilişkileri yorumlama tarzı,
             Üç : Hüküm, beşeri anlaşmazlıkların kuramlara göre çözümlenmesi veya cezalandırılmasıdır
            Bugün akıl yürütmelerimizin kaynağında müştereklerimiz bulunmadığından bireylerin hayata bakışları ve hayattan beklentileri tahmin edilemeyecek kadar ayrışmıştır.
Helal- Haram, Doğru- yanlış, Güzel- çirkin gibi kavramlar yöneten-yönetilen çizgisinde anlam kaymasına uğramış dolayısıyla bu kelimelere yüklenilen manalar değişmiştir.
Yöneticiler yönetilenlere bazı kavramları tavsiye ederken kendileri bunların tersini yapmakta beis görmemektedir. Hatta tavsiye edilen kavramların gereğini yerine getirenleri enayi olarak telakki ettikleri rahatlıkla söylenebilir. Bu değişimi bir başka deyişle fıkhın yerini sosyal bilimlere terk etmesini Recep Şentürk şu şekilde ortaya koymaktadır: “Sadece "ahkâm"ın değil bizzat fıkhın değişmesi ve nihayet tarihe karışması söz konusuydu. Bunun mânası fıkha dayalı eski sosyal dünya görüşünün, ilişkilerin, ahlâkın, kurumların ve yapıların kısacası "maneviyat düzeni"nin (moral order) yıkılması ve bütün bunların modem toplum bilimin temelleri üzerinde yeniden inşası demekti.
            Osmanlı'dan günümüze toplumbilim tarihimizde üç ana safha olduğunu ve her dönemin aydınlarının ve toplumsal söyleminin yapısının farklılıklar arz ettiğini söy­leyebiliriz:
             1. Osmanlı'nın kuruluşundan Tanzimat'a kadar (1299-1839) fıkhın hâkim ol­duğu klasik dönem;
            2. Tanzimat'tan Cumhuriyet'in kuruluşuna kadar (1839-1922) bir yandan fıkhın kapsayıcı etkisi sınırlanmaya çalışılırken, diğer yandan ihya veya sos­yal bilimlerle telif edilmeye çalışıldığı dönem;
             3. Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana (1922 sonrası) fıkhın resmî söylem­den kaldırıldığı ve sosyal bilim söyleminin hızla benimsendiği dönem.”*

            Kısaca fıkıh yerine sosyal bilimlerin ikamesiyle oluşan anlam kayması nedeniyle tutum, tavır ve davranışında  helal-haram, güzel-çirkin, doğru yanlış, hak-batıl, iyi-kötü anlamını aramayan bireyin davranışları bir başka değerler sistemine göre yeniden yapılanmakta ve sonunda yeni yapıya göre düşünüşün ve yaşayışın başladığı görülür.
            Yöneticilerin soygunları, hırsızlıkları, kayırmayı bu kadar rahat yapabilmelerinin temel nedeni kendi hayatlarını topluma telkin etmeye çalıştıkları ilkelere göre tanzim etmemeleridir.  
            Netice itibarıyla toplumsal huzurun sağlanması yeniden ortak bir hayat felsefesine sahip olmamızdan geçer. Bunu beceremediğimiz takdirde huzura kavuşmamız mümkün görünmemektedir.
            Selam ve Sabırla................

.Not: Bu yazı 29.082001tarihinde yayınlanmıştır. Tekrarında fayda görüyorum. Umarım ki, bu yazıyı okuyanlar tefekkürümüz için ortak bir zeminin inşası için çalışır.

*Recep Şentürk, Fıkıh ve Sosyal Bilimler Arasında Son Dönem Osmanlı Aydını TDV İSAM, İslâm Araştırmaları Dergisi. Sayı 4, İstanbul 2000, s. 133-171. (Bu makale okunmalıdır)