9 Ocak 2018 Salı

SABİT FİKİRLİ OLMAYALIM…*



SABİT FİKİRLİ OLMAYALIM…*

Veysi ERKEN

            Geçenlerde genç bir avukattan telefonuma mesaj geldi.
            *“Sabit fikirli olmayalım” başlıklı yazı üzerinde düşünülmesi gerekir.
            Gerçekten insanımız sabit fikirli mi?
            Sabit fikir iyi mi? Kötü mü?
            Hayat tecrübem ve şimdiye kadar edindiğim bilgiler ışığında vahye dayanmayan konularda sabit fikirlilik bireyleri ve toplumları felakete sürükler.
            Bunun içindir ki, ben ve benim gibi düşünen gönüldaşlarımız hep şunu haykırmışızdır.
            “Cenabı Allah’ın birliği ve Hz. Peygamberin risaleti dışında tartışılmazımız yoktur.
            Evet,
            Bizler cenabı Allah’ı ve ondan geleni tartışma konusu yapmayız.
            İnanırız ve kabul ederiz.
            Onun dışında sabit fikirliliği reddederiz.
            Özellikle yöneticiler ve eğiticiler sabit fikirli olmaktan kurtulmalıdır.
            Sabit fikrin ne kadar kötü olduğunu bütün öğrencilerim bilir. Namuslu olup buna şahitlik etmeyecek birinin çıkacağını zannetmiyorum.
            Umulur ki, bütün Üniversiteler'de ve dışındaki hocalar peşin ve sabit fikirlerden kurtulur. Üniversitelerimiz fikir, düşünce ve ifade özgürlüğünün bahçeleri olur.
            Malumdur ki, Cumhurbaşkanı Boğaziçi Üniversitesi mezunlarına hitap ederken bu gerçeği dile getirmişti.
            Bütün üniversite yönetimleri ve hocalarına sesleniyorum. Geliniz kendinizi ve öğrencilerinizi “tutsak zihin” ve “akademik bağımlılık”tan kurtarınız.
            Bilesiniz ki, bugün zihinler işgal altında, akademik bağımlılık zirvededir.
            Zihinler tutsak, akademik bağımlılık olunca özellikle sosyal bilimlerde “özgün” bir tez ortaya çıkmıyor.
            Makale ve kitap adı altında doldurulan sayfalar ve batıdan alıntılarla dolu oluyor ve topluma hiçbir katkısı olmuyor.
            Üniversitelerimiz standart geliştiremiyor, akademisyenlerimizi batının dergilerine mahkûm ediyor.
            Arzu eden herkesi tutsak zihin, akademik bağımlılık ve sabit fikirlilik konusunda bilgilendiririm.
            Sizleri “sabit fikirli olmayalım”la baş başa bırakayım.
“1964 yılında ABD'de bir öğretmen dergisinde Alexander Calandra imzalı bir yazı yayınlandı:
Bir fizik hocası ile öğrencisi sınav sorusuna verilen cevap hakkında anlaşmazlığa düşmüşler ve tecrübeli öğretmen Calandra’nın hakemliğine başvurmuşlar. Soru şöyle imiş:
“Bir binanın yüksekliğini bir barometrenin yardımı ile nasıl bulursunuz?” Öğrenci de bu soruya cevaben “Barometreye bir ip bağlar ve bina çatısından aşağı sarkıtırım barometrenin yere değdiği noktada ipi ölçerim” yazmıştı ve tabi ki öğretmenin beklediği cevap bu olmasa da binanın yüksekliğinin bu yöntemle ölçülebilirliliği de ortada idi. Calandra tartışmayı uzatmamak için öğrenciden hemen o anda bu soruyu başka bir cevap ile cevaplamasını istedi. Öğrenci bu kez “Ama bir tek cevap yok ki pek çok yöntem var” diye cevap verdi. Casandra “Peki” dedi “Düşünebildiğin kadar cevap ver o zaman. Ama mümkünse cevapların en az birinden fizik çalışmış olduğunu anlayalım.”
Öğrencinin ilk cevabı şöyle idi: “Barometreyi çatıdan aşağı bırakırsınız ve bir kronometre ile kaç salisede yere çarptığını hesaplayıp x=0.5*a*t^^2 formülü ile yüksekliği bulursunuz” Beklenen cevap bu olmasa da cevap fizik bilgisi içeriyordu.
Öğrenci cevaplarını sıralamayı sürdürdü: “Güneşli bir günde barometreyi dik tutup gölgesini ölçersiniz ve sonra da binanın gölgesini ölçüp orantıyı barometrenin yüksekliği ile çarparsınız” Bu cevap da doğru idi.
 Öğrencinin üçüncü cevabı da şu oldu: “Merdivenleri çıkarken duvar boyunca barometrenin yüksekliğini defalarca işaretleyerek çıkar ve işaret sayısı ile barometrenin yüksekliğini çarparsınız”
Dördüncü cevap öğretmenlerin küçük dillerini yutmalarına neden oldu çünkü öğrencinin fiziği iyi bildiği anlaşılmıştı. “Küçük bir ipe bağladığınız barometreyi önce yerde sonra da çatıda sallar, ipin uzunluğu ve sallanma periyodları arasındaki farklarla Newton’un g katsayısını hesaplar, iki g katsayısı arasındaki farktan binanın yüksekliğini hesaplayabileceğiniz oranı bulursunuz”
Söylenecek bir şey kalmamıştı, öğrencinin sınıfı geçtiği açıktı. Öğrenci yarattığı etki ile gülümsedi ve dedi ki “Ama bence yapılacak en doğru şey kapıcıya gidip barometreyi hediye edip karşılığında binanın yüksekliğini söylemesini istemekten ibarettir.” Hep beraber gülmeye başladılar.Facebook/Geleceğin Mimarları Öğretmenler.
Cassandra hayranlıkla sordu öğrenciye “ Peki, öğretmeninin senden beklediği cevabı da biliyor musun?” Öğrenci alaylı bakışlarla cevap verdi “Evet, çatıda ve yerde hava basıncını ölçerek aradaki farktan hesaplamamız gerekiyor yazmamı bekliyordu”
Cassandra merakla şu soruyu sordu “Peki madem istenilen cevabı biliyordun, neden yazmadın? “
Öğrenci omuzlarını silkti ve “ÇÜNKÜ DAR KAFALILIKTAN BIKTIM” dedi.
—–
Hayatta soruların pek çoğunun tek bir cevabı yoktur. Bir eğitimcinin vazifesi sadece bildiğini (doğru sandığını) öğretmek, dikte etmek değildir. Bilinen ve/veya muhtemel cevapları bulabilmeyi, yani “öğrenmeyi” öğretmektir.”
Selam ve Sabırla…

3 Ocak 2018 Çarşamba

Olumlu Düşünmek Olumlu Söylemek



Olumlu Düşünmek Olumlu Söylemek

Veysi ERKEN

            Değerli dostlar,
            Bu yazı bir dosttan geldi. Hoşuma gittiği için sizlerle paylaşmak istedim. Umarım ki, sizlere de bir katkısı ve faydası olur.
“Bu yazı psikolojik doktor reçetesi*"Ya HAYIR SÖYLE YA DA SUS” sabırla sonuna kadar anlayarak okuyun,

Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız. 
Hem kendinizle 
hem karşınızdaki ile.. 
Hem de tüm Allahın yaratığı evrenle! 
*Bir insan gelecekte ne yaşayacağını merak ediyorsa;*
*bugün ne konuştuğuna baksın.*
Olasıdır ki bugün en çok konuştuğunuz şey yarının deneyimi olacak.

Peygamber efendimizin bir hadisi vardır der ki *"Bela insanın diline bağlıdır!"*

Bir rivayete göre 
Peygamber Efendimiz hasta olan birisini ziyarete gittiğinde hangi duaları ettiğini sormuş,
o da; *"Allahtan sabır"* dilediğini söylemiştir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz.
*"Musibetimde bana sabır ver"* yerine 
*"Rabbenâ âtina fiddünyâ haseneten...  "*
*(Ya Rabbi bana dünyada da Ahirette de iyilik ver)* 

*duasını neden okumuyorsun?"* demiş..

Ayrıca Peygamber yanından geçerken,
*"Ey Rabbim Sen'den sabır istiyorum"* diye dua eden bir kişiye,
*"Sen Allahtan bela istemiş oldun.*
*Bunun yerine O'ndan sağlık ve afiyet dile."* buyurmuş.

Olmasını *istemediğiniz* şeyleri dualarınızda dileklerinizde de anmayın.

*İstemediğiniz şeyleri sıralamayın.*

*Sadece OLMASINI İSTEDİĞİNİZ şeyleri söyleyin.*

"Ben hasta olmak istemiyorum "yerine,
*"Elhamdulillah ben sağlıklıyım."*

"Yaşlanmak istemiyorum" yerine 
*"Ben her daim genç kalıyorum.."*

Yaşlanmak istemiyorum diyen insanların oradaki odağı yaşlanmaktır mesela.. 
*Ve sonucunda yaşlanmak kaçınılmazdır.*

*Öyle ki beyin negatifi algılamaz*
*söylenen her sözü gerçek kabul eder.*

Mesela siz *"Unutma"* dediğinizde onu *"unut"* olarak alır. 
Onun yerine *"Aklında tut"* demek daha doğrudur. 
Birisine *"Panik yapma"* dediğinizde daha fazla panik olacaktır. 
Bunun yerine *"sakin ol"* demek daha uygundur.

Bu yüzden ne yapmak *istemediğimizi değil,* 
*ne istiyorsak onu söylemeliyiz!*

Birisi size eğer sizi gördüğünde
*"hasta gibi görünüyorsun"* dediğinde,
eğer siz buna inanır
ve onaylarsanız 
bu anlaşmayı imzalamış olursunuz 
ve çok fazla sürmeden hasta olacağınıza dair sizi temin ederim! 

Hastalık demişken bazı insanlar var hastalıklarına sıkı sıkı sahip çıkan... 
*"Benim şekerim var!"*

*"Benim tansiyonum var!"*
*BENİM..!!!*

"Benim" diyerek siz bu kadar sahip çıkarsanız 
o hastalık da sizi hayatta bırakmaz! 
*Çünkü"Ben" diye başlayan her cümleyi bilinçaltı sahiplenir ve emir kabul eder.*

Bazen de kişi burada kurbanı oynamayı seçer. 
Hatta bazen bundan hoşlanır bile.. 
Çünkü o hastadır 
ve çevresinden daha önce görmediği ilgiyi görüyordur.

*Farkındalığı olan kişi ise o noktada bedeninin kendine verdiği mesaja bakar.*

Ve şu soruyu sorar *"Bilmem gereken şey ne?* 
*Hayatımda neyi değiştirmem gerekiyor?"*

"Neden ben?" değil..
*"Nerede hata yaptım*
*ve bu hastalıkla bedenim beni uyarıyor?"* demeliyiz.

Büyüklerin çok söylediği bir söz vardır. 
*"Bir şeyi kırk kere söylersen olur."*

Hiç düşündünüz mü neden acaba?

*Çünkü dil neyi çok söylerse;*
*bilinçaltı onu gerçek kabul eder,*
*beyin onu gerçekleştirmek için harekete geçer.*

*OLUMLU KONUŞMAK ve DÜŞÜNMEK işte bu yüzden çok önemlidir.*

Dr. şöyle der:
*"Olumlu kelimelere odaklanarak ve bunları yansıtarak genel sağlığınızı iyileştirebilir ve beynimizin işlevselliğini artırabiliriz.*

Enerjinizi hangi kelimeler üzerine odaklıyorsunuz? *Eğer hayatınızın istediğiniz kadar güzel olmadığını fark ettiyseniz,*
*olumsuz kelimeleri ne sıklıkta kullandığınızı not etmek için bir defter tutun.*
Gerçekten daha iyi bir hayatın ne kadar kolay ulaşılabileceğini gördüğünüzde şaşıracaksınız.

*Kelimelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin..*

Sözlerinizle birlikte davranışlarınızda değiştiğinde siz değişmeye başlarsınız.

*Siz değiştikçe yaşamınızda değişir.*

*Bir bakarsınız ki yaşamınız söyledikleriniz, düşündükleriniz, davranışlarınız olmuş..*

Bu yüzden *olmasını* istediğiniz şey neyse ona odaklanın *olmamasını* istediğinize değil..!

Şimdi şu iki cümleye bakın. Ve iki cümlenin de ayrı ayrı size ne hissettirdiğini düşünün..

- Bugün hava çok güzel ama yarın yağmur yağacak.

- Yarın yağmur yağacak olsa bile bugün hava çok güzel!

Sadece iki kelime AMA ve OLSA BİLE kelimeleri cümledeki ifadeyi ne kadar değiştiriyor değil mi? İlkinde olumsuz bir duygu durumu ikincide ise her şeye rağmen mutlu olma durumu.

*“İslam’ın Güler Yüzü”*
 isimli kitabında Profesör  Hanımın çok ilginç bir tespiti var. 
*“Bir kimse,”* diyor,
*“Çayını içerken, kaşığını bardağın içinde dolaştırırken çıkan ses, uzaydaki bütün zerrelerden duyulur.”*

 Aman Yâ Rabbi... 
Bu sözü okurken tüylerim ürperdi, kendimden geçtim. 
Her şey ne kadar birbiriyle ilgili. 
Bazı kimseler der ki, evimde kapım kilitli, perdelerim örtülüyken ben yapayalnızım. Kimseler yok. 
İstediğimi yapabilirim. 
Kimin ne haberi olacak. 
Bugünkü modern bilime ne kadar aykırı bir düşünce. 
Mesele hiç de o kimsenin sandığı gibi değil. 
*Hepimiz, her an,*
*aklın alamayacağı bir gözetim, denetim içindeyiz.*
*Biz sâde düşüncelerimizden değil,* 
*duygularımızdan da, bütün evrene karşı sorumluyuz.*

*İçimizdeki kinden, nefretten, intikam duygusundan yükselen eksi elektrik, dünyadaki bütün zerreleri ürpertiyor,*
*haberimiz var mı?*

*Veya içimizden yükselen ve içine yeryüzündeki*
*bütün insanları,*
*bütün hayvanları,*
*bütün nebadâtı,*
*bütün eşyayı içine alan*
*bir hayır dua,*
*bir güzel dilek,*
*dalga dalga bütün zerrelere,*
*iyinin, güzelin,*
*temiz, asil ve yüce olanın ışınlarını yayıyor.*

*Ne olur kalbimizi, kafamızı*
*hep sevgiyle, saygı ile,*
*edep ile, incelikle,*
*güzel duygularla doldursak."*

*Hz. ŞEMS der ki …*

*«Eğer hala KIZIYORSAN,* 
kendin ile olan kavgan bitmemiş demektir.

*Eğer hala KIRILIYORSAN,*
gönül evinin tuğlaları pekişmemiş demektir.

*Eğer hala KINIYORSAN,* 
af makamına ulaşmamışsın (öfke ve kin seni cayır cayır yakıyor) demektir.

*Eğer hala Allah için sevmiyor ve sevginde ayırım yapıyorsan,*
hala vesveseye kapılıyor, içindeki sevginin yoğunlaşmasına engel oluyorsun demektir.

*Eğer hala ”BEN” demekten vazgeçmiyorsan,* 
*dizginlerin hala nefsinin elinde*
*ve sen bu esarete boyun eğiyorsun demektir.*

*Eğer hala musibetlere yana yana üzülüyorsan, gerçeği bilmiyorsun demektir.*

Eğer hala şikayet ediyorsan, HAKİKATİ göremiyorsun demektir.

Hakikat der ki,
*"Ne sen varsın, ne de ben.»*
Günümüz hayırlı
Niyetimiz hayırlı 
Akıbetimiz hayırlı olsun İNŞAALLAH... 
SELAM ve dua ile”
Selam ve Sabırla…