20 Temmuz 2021 Salı

ÜCRET- GELİR POLİTİKASININ YÖNETİMİN YOZLAŞMASINDAKİ ETKİLERİ

 ÜCRET- GELİR POLİTİKASININ YÖNETİMİN YOZLAŞMASINDAKİ ETKİLERİ

 Veysi ERKEN

          Değerli dostlar mevcut iktidar geçmiş iktidarlardaki gibi ücret politikası konusunda maalesef yanlışlar içindedir. Zira yanlışlık hem kamu hem de özel sektörlerde devam etmektedir.

            İktidar partisinin en önemli yanlışı kendinden önceki iktidarların yanlışlığına düşmesi ve ücret konusunda parça pençik düzenlemeler yaparak vatandaşı mağdur etmesidir. Bilhassa kamuda bu yanlış düzenlemeler sürekli bazı kesimlerin ve özellikle üst yönetimin lehine, alt kesimin aleyhine gerçekleştirilmektedir. Ağustos ayında 2022-23 dönemi için yeni görüşmeler yapılacak ve alt kesim yine yüzde 3-5 ile aldatılacak üst yönetime ballı ücretlerle birden fazla maaş ödemesi yapılacaktır. Diğer imtiyazlar işin çabası. Ayrıca şunu rahatlıkla şunu söyleyebilirim. Görüşmeler sonunda sendika yetkilileri ne kadar çaba sarf ettiklerini, işveren tarafı ne kadar fedakarlık yaptığını, hakem heyeti ücretliği ne kadar fazla düşündüğü yönünde açıklama yapacak ve hep birlikte ücretliği kandırmaya devam edeceklerdir.

            Bu bağlamda şunu rahatlıkla ifade edebilirim. Samimi iktidar personel düzenlemesini bir haftada meclisten geçirebilir. Buna muhalefet hayır diyemez.

            Toplu bir düzenleme ile bütün ücretliler (kamu-özel) rahatlatılmalıdır. Böyle bir düzenleme ile taban geçim belirlendikten sonra ücret makası fazla açılmamalı, yetki ve sorumluluk denkliği sağlanmalıdır.

            Bu konu çözümlenemezse yönetimdeki yozlaşmanın önüne geçilemez.

            Yozlaşma maalesef toplumu çökertecek noktadadır. Bozulma, çürüme ve çözülme her gün artmaktadır.

            Yozlaşmanın etkilerini yıllar önce dile getirmiştim. Üzülerek görüyorum ki, yozlaşma artmıştır. İşte 1995 tarihli o yazım. Değiştirmeden olduğu gibi yayınlıyorum. Eksiği ve kusuru olabilir. Ne de olsa 26 yıl geçti.

“Bireylerin varlıklarını devam ettirmelerinin şartlarından biri “sosyal organizasyon”lardır. Sosyal organizasyonların başında ve diğer sosyal organizasyonların kuşatıcısı durumunda olan devlettir.

            Devlet denilen organizasyon,  bir topluluğun teşkilatlanmış birliğini ifade eden yapıdır. Bu yapının işleyişi kurallar çerçevesinde “insan” vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Organizasyonun işleyişinde yer alan birim ve bölümler yapıyı oluştururlar. Birim ve bölümleri oluşturan personel vazifelerini bir ücret ve gelir karşılığında ifa eder.

            “Ücret” bir iş, bir hizmet karşılığında verilen şey(Devellioğlu,1970) olarak tarif edilmektedir. Ücret karşılığında çalışanlara “ücretli” denilir. Ücretliler yürürlükteki mevzuata göre “işçi”, “memur”, “sözleşmeli personel” ve “geçici personel” olarak kategorilere ayrılmaktadır.

             Muhtelif kategorilere ayrılan “işgören” (ücretli) nin ortak özelliği ücret karşılığında çalışmasıdır. Ücret “işgören”i bağımlı kılar ve bir kısın davranışının belirleyicisidir. Çalışma, dinlenme, eğlenme, seyahat, yiyecek, giyecek, barınma, vs. davranışlarında birey çalıştırana bağımlıdır.

        Bağımlılık sebebiyle “işgören”e verilecek ücretin tespiti organizasyonlarca gerçekleştirilir. Organizasyonların ücret normları genel olarak “ücret”in tek taraflı veya iki taraflı tespiti biçimindedir.

           Ülkemizdeki ücret belirleme normlarının incelenmesinde genel olarak “işçi” ve “sözleşmeli personel” olarak tarif edilen işgörenlerin ücretlerinin iki taraflı mukavele ve pazarlıkla kararlaştırıldığı görülür. Bu tür ücrete “ecr-i müsemmine” denir(Devellioğlu,1970)

           İşçi ve sözleşmeli personelin dışında kalan işgörenin (memurun) ücretinin belirlenmesi kuralları tek taraflıdır. Genel olarak “memur” diye vasıflandırılanların ücreti yürütme organınca tek taraflı bir şekilde tespit edilir. Bir başka deyişle memurun ücret tespitinde söz hakkı bulunmamaktadır.

            Ücret, işgörenin hayatında önemli rol oynar. Özellikle ücret dışında her hangi bir gelir kaynağı olmayan işgörenin maddiyatla ilgili bütün davranışlarının temel belirleyicisi eline geçen ücrettir.

            Ücretin, işgörenin davranışlarının belirleyicisi olması sebebiyle yönetimin işleyişini ve toplumun beşeri ilişkilerini büyük oranda etkilemektedir. Bu durumu Kınalızade  “Doğrusu devlet idarecilerine millet malının harcanmasında orta yolun (itidalin) tutulması en başta gelen zarurettir. Zira cimrilik ve fazla kısma, vazifelilerin ve askerlerin nefret ve bölünmelerine sebep olur. Gerektiğinde kendilerini ölüme atmalarına mani olur. İsraf da son derece zararlıdır. Lüzumsuz yere döküp-saçmak, fakat ihtiyaca rağmen devlet ve ordunun ihtiyaçlarını kısmak, devletin devrilmesine sebep olabilir”(Kınalızade, s.202) ifadesiyle açıklanmaktadır.

            Buradan hareketle geçmişte olduğu gibi günümüzde de ücret politikasının yönetimin işleyişini ve bireyin toplumsal davranışlarını büyük oranda etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Ücretin günün şartlarına göre azlığı veya ücret yelpazesindeki uç değerler arasındaki büyük farklılıklar toplumun huzurunu zedeler.

            Toplumun huzurunu bozan ve yönetimin olumsuz işlemesine, ücretlinin yönetime olan güveninin sarsılmasına,  yönetimle birlikte toplumun yozlaşmasına yol açan unsurlardan biri olan ücret politikasının iki boyutu üzerinde durulması gerekir.

            1)Ücret yetersizliği

             2)Ücret dağılımındaki dengesizlik

            “Ücret” karşılığında çalışanların gelirleri yönetim olgusu ve toplum içindeki ilişkileri büyük oranda etkiler. Ücretin yetersizliği personeli istenmeyen tutum, tavır veya davranışa sürükleyebilir. Aynı şekilde ücret yelpazesindeki dağılımın dengesizliği organizasyonun huzurunu bozar.

            Ülkemizde takip edilen ücret politikası ile hem ücret yetersizliği hem de ücret yelpazesindeki dengesizlik arttırmaktadır.

            “Asgari ücret” adı altında belirlenen miktar bırakın bir ailenin bir ay geçimini sağlaması, bir kişinin geçimini sağlayamamaktadır. Bu mantık insanları “ölüm”e terk etme anlayışından başka bir şey değildir. “Asgari ücret”le birlikte geliştirilen bir başka anlayış da “sendika”sızlaştırma politikasıdır. Bu anlayışı yaygınlaştıran yönetim “ücret”ini çift taraflı belirleyen kesimleri de “ölüm”e mahkûm etmek istemektedir.

            Asgari ücret ve sendikasızlaştırma politikası ile birlikte ücretin belirlenmesinde söz ve karar sahibi olmayan ücretlilerin, bir başka deyişle memurların üzerinde de oyunlar oynanmaktadır. Bu kesimin ücretlerindeki yetersizlik ve dengesizlik had safhadadır.

            Fakirlik sınırının beş yüz milyonu aştığı bir dönemde yüz yirmi milyona mahkûm edilen memurlar olduğu gibi milyarlarla ifade edilen ücretleri alan kesimler de söz konusudur. Bilhassa ücretleri merkezi hükümet tarafından tek taraflı bir şekilde belirlenen memurların maaş yelpazesindeki uç değerler arasındaki farkı milyarlarca liraya vardıran elli beş çeşit “tazminat” adı altında ödemeler söz konusudur (Star.14.07.2000) İş düzenini büyük oranda bozan bu mantık ancak “sömürgeleştirme” anlayışı ile izah edilebilir.

            Çarpıcı olsun diye yıllardır sürdürülen kötü ücret politikası için eski bir ücret tablosunu gözler önüne serelim. Günümüzde de varlığını devam ettiren anlayış sonucunda pek çok kamu kurumunda “amir” emrinde çalışan “sendikalı çalışandan az ücret almaktadır.

            Yönetimin işleyişini ve bireyin toplumsal davranışını bozan ücret politikasının belirtilen iki boyutunu şu çarpıcı tablo güzel bir şekilde ortaya koymaktadır(Zaman,27.07.1994).

            94’ün ilk altı ayına göre bazı memurların maaşı:

            Memur(yeni)15/1                                2. 489.500

            Memur(10 yıl)7/1                                3.394.500

            Servis Şefi(15 yıl)4/1                           4.811.500

            Şube Md.(25 yıl)1/4                             9.189.500

            Gnl. Md.(25 yıl)1/4                              16.941.500

   

 Bazı alanlarda işçi ücretleri:

            Sıva Ustası(4 yıl)                                   11.670.316

            DSİ Sondaj İşçisi(16 yıl)                       14.054.256

            Köy Hizmetlerinde Şoför(22 yıl)          16.222.950

            Aşçı(2 yıl)                                              14.430.873

            Yıllardır ve ısrarla sürdürülmekte olan yanlış ücret politikasının meydana getirdiği yozlaşmanın sonuçları ortadadır. Toplumsal çöküntülere yol açan bu politikanın devlet yönetiminin yozlaşmasına etkileri şu şekilde sıralanabilir.

         1.Memuriyet (özellikle alt kesim) cazibesini kaybetmiştir. Cazibesini kaybeden memuriyeti ifa eden memurlarda verimlilik düşmüştür.

              2. Haksız kazanç yolları açılabilir. Özellikle, kamu görevlerinin ücretlerinin, hayatlarını idame ettirmeye yetmeyecek düzeyde olması haksız kazanç yollarından birisi olan rüşvet eğilimini arttırabilir(Aktan, s.54).

          3.Rüşveti meşrulaştırarak kolay kazanca yönelmek isteyenler sistemin çarklarını işlemez hale getirebilir. İnan, bu durumu “Türkiye’de vatandaş devlet yapısına taşınmayı bir mükellefiyet gibi görür. Korkmadan gitmesi ve gittiğinde saygı görmesi gerekir. Oysa giderken korkuyor, sonra da onuru yara alıyor. Bu insan idareye kırgındır; güveni yoktur. Dünyada en çok vesikalık fotoğraf ve resmi pul kullanan memleket bizim. İnsanımız, otoriteye susamış kompleksli kimselerin poligondaki hedefidir. Herkes, sabahtan akşama kadar, paylaşmaktan zevk alır; tiryakisi olmuştur”(İnan,1993,s.118) ifadesiyle açıklamaktadır.

            4.-Kamu mallarının şahsi işlerde kullanılmasını yaygınlaştırabilir. Kendi işinde devlete ait mumu yakmayan zihniyetin yerine devletin malı deniz yemeyen........... diyerek kamu mallarını yağmalayanların artması bunun bir göstergesidir. Özellikle makam vasıtaları (uçak, araba) saltanatı bunun en bariz misallerindendir.

            5-.İşgörenler arasında kin ve nefret artabilir. Bilhassa ücret dağılımındaki dengesizlik kin ve nefretin artmasına sebep olabilir. İşçisinden az ücret alan bir genel müdürün durumu düşünüldüğünde kin ve nefrete yol açabilecek durum daha iyi anlaşılır.

             6.Ücret yetersizliği ve dengesizliği hukuka ve adalete olan güveni sarsar. Böyle bir durum sistemin tıkanmasına yol açar.

            Toplumda ve yönetimde yozlaşmaya yol açan ücret politikasının muhtemel sonuçlarını giderebilmek doğru teşhisten geçer. Ancak doğru teşhis yönetenleri doğru tedaviye ulaştırır. Bu genel kuralı Ebu’n-necib Suhreverdi “ülkede bir fitne (yozlaşma) bir karışıklık doğmuşsa hükümdarın, bunun gerçek sebeplerinin ne olduğunu incelenmesi ve kendisine itaatten vazgeçişin hangi temele yöneldiğini iyice bilmesi icap eder. Bu inceleme ve öğrenme sonunda fitneye sebep olan asıl şey ortadan kaldırılırsa fitne ve ihtilal ateşi de söner”(Suhreverdi, s.168)cümleleriyle açıklamaktadır.

            Sonuç olarak;  bütün organizasyonlarda yozlaşmaya sebep olan ücret politikasının günün şartlarına göre başta devlet olmak üzere bütün birimlerde yeniden gözden geçirilmesi bir zorunluluktur. Yönetimdeki yozlaşmaya  neden olan ücret politikasıyla ilgili bu tespitten sonra tedavi için şu tedbirler alınmalıdır.

            1)Kamu kesiminde işgören (ücretli)ler arasındaki kategorileşme ortadan kaldırılmalıdır.

            2)Kamu kesiminin tamamında ücret çift taraflı tespit edilmelidir. Sendikalaşmaya zemin hazırlanmalıdır.

             3)Ücret işgöreni haksız kazanç yollarına sevk etmekten alıkoyacak seviyede olmalıdır.

            4)Ücret yelpazesinin tespitinde kullanılan ölçütler yeniden belirlenmelidir.

            5)Haksız kazacı engelleyecek hukuki düzenlemeler süratle gerçekleştirilmelidir.

            6)Ücret dengesizliğine ve haksız rant ‘a sebep olan bürokratik yapı sadeleştirilmelidir.”

 

KAYNAKLAR

 

AKTAN, Coşkun Can: Politik Yozlaşma ve Kleptokrasi, İstanbul 1992.

DEVELLİOĞLU, F. Ansiklopedik Osmanlıca-Türkçe lügat, Ankara 1970

Ebu’n-necib Suhreverdi, Yönetenlerin Yönetimi Tercüman 1001 Temel Eser Serisi No:80,İstanbul Tarihsiz.

İNAN, Kamran. Devlet İdaresi, İstanbul 1993.

KINALIZADE Ali Efendi, Devlet ve Aile Ahlakı, Tercüman 1001 Temel Eser serisi No:69,İstanbul, Tarihsiz.

M.E.B. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu,  Ankara 1985

 Zaman,27temmuz1994.

 

 

 

19 Temmuz 2021 Pazartesi

Yalnız Bırakılmak

 Yalnız Bırakılmak- Güvenilen Dağlara Kar Yağmak

Veysi ERKEN

Her gün yüzlerce kişiyle konuşur ülkemizin durumu ve gidişatını anlamaya çalışırım. Bu konuşmalar bana çok şey kazandırıyor ve ülke gerçeklerini anlamama yardım ediyor.

Diyebilirim ki, konuşmaların ortak paydası “yalnız bırakılmak, terk edilmek ve güvenilen dağlara kar yağmak” biçimindedir. Herkes ve her kesim  güvendikleri tarafından yalnız bırakıldığını, terk edildiğini ve aldatıldığını düşünüyor.

Evet...

Kitlelerde büyük bir moral ve duygu çöküntüsü yaşanmaktadır. Herkesin dillendirdiği şey “yalnız bırakıldık, aldatıldık” cümlesiyle özetlenebilir.

Peki, kimler insanları yalnız bırakmış, aldatmış ve onları terk etmiş.

İşte cevabı.

Siyasi partiler, gençlik teşkilatları, tarikat bööööyükleri. sivil toplum örgütleri ve önderleri(!) kitleleri hep yalnız bırakmış ve en basit bir hadise karşısında ortadan kaybolmuşlardır.

Kitle, kendisini tekkedenler eliyle adeta “tapınak şövalyeleri”nden müteşekkil canavarlara teslim edilmiştir.

İşte ülkemizde yaşanan çöküntünün sonuçları.

 Duygular artık yaralıdır. Kitle kime ve niye güveneceğini bilememektedir. “Yolsuzlukla, haksızlıkla ve yoklukla” mücadele vaadiyle kitleleri peşinde sürükleyen ve “ülkü devleri” zannedilenlerin oyunu ve sırt çevirmesi moral ve duyguda çöküşü hızlandıran bir faktördür.

İnsanları “adil düzen” kavramıyla peşinden sürükleyenlerin “yer yarılmış ve içine girmiş”çesine ortadan kaybolmaları nedeniyle müsebbibi oldukları zulümlerin ve mağduriyetlerin hesabı bilinmez.

 Bu yetmiyormuş gibi “erkek(!)”lik tafrasıyla oluşturulan atmosferle meydana inen kalabalıklar  “inancından, örtüsünden” dolayı bir kere daha mağdur oldular. Hem de ne mağduriyet ve ne zulüm. Tarihte emsali görülmemiş bir zulüm.

Korkaklık mı, beceriksizlik mi, ihanet mi?

Varın bunu siz yorumlayın.

Ama unutulmayan ve asla unutturulamayacak bir gerçek vardır ki, millet bir avuç “dönme” ve “boğazdaki aşiret”ten oluşan “Tapınak Şövalyeleri”ne terk edilmiştir. Tapınak Şövalyeleri iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel haklar bağlamında topluma kan kusturmaya devam etmektedirler. Hem de dünün erkeklerinin payandasıyla.

İşte bu atmosfer kitlelerin yılgınlığına sebep olmuştur. Artık kitleler siyasi partilere, tarikatlara, cemaatlara, gençlik örgütlerine, sivil örgütlere ve onların önderlerine güven duymamaktadır.

Konuştuğumuz insanlar hep aynı şeyleri söylüyor. Yeter artık aldanmak istemiyoruz. Aynı delikten defalarca ısırılmak istemiyoruz. Güvendiğimiz dağlara ve insanlara tekrar tekrar kar yağışını görmek istemiyoruz.

Büyük bunalımdır bu doğrus

Okulunun kapısından örtüsünden dolayı geri çevrilen öğrenci yanında siyasiyi, gençlik örgütünü, sivil kuruluşları ve onların önderlerini göremezse elbette güven bunalımına düşer.

Elbette “aldatılmışlık” duygusu kendisinde yer edinir. Elbette bırakın vatan, millet Sakarya edebiyatını der.

Ekmeyi çalınanlar, işinden kovulanlar, eşinden olanlar elbette “sahip” ararlar. Sahiplik bir himaye değil, yalnız olunmadığının bir göstergesidir.

Güven bunalımı ve yalnız bırakılma duygusu aşılabilir mi?

İşte cevabı hem zor, hem de kolay bir soru.

İktidarı millete hizmet aracı olarak gören hareketler ve önderler varsa gönüller tamir edilebilir. Tam olmazsa bile mağduriyetler giderilebilir ve zulümler ortadan kaldırılabilir. Başka türlü mümkün değildir.

Aksi durumda gelenler de “bizi aldatır ve yalnız bırakır” duygusunun devamı söz konusudur.

Ülkenin birliğini, bütünlüğünü savunan “alp eren”lerin yapması gereken şey kitlelerin, mağdurların, mazlumların yanında durduklarını ve duruşlarının sahte olmadığını göstermeleridir.

Tıpkı halkı için yirmi beş yıl hapiste kalan Mandela ve sivil itaatsizliği uygulayan Gandi gibi.

Selam ve Sabırla...31.03.2001