10 Kasım 2018 Cumartesi

"SERDENGEÇTİ"


"SERDENGEÇTİ" (26. 07. 1917-10 Kasım 1983)*

Veysi ERKEN

            İnsanın hayatını etkileyen, hatta kişinin kahramanı haline gelen şahsiyetler vardır.
            Benim de pek çok kahramanım olmuştur. Lisede öğrenci iken okuduğum kitaplardan epey etkilenmişliğim vardır. Özellikle, “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler”, “Mabetsiz Şehir” ve “Hasana mektuplar”.  Hasana mektuplar merhum Abdurrahim Karakoç ağabeyinin, diğerleri merhum Osman Yüksel, nam-ı diğer SERDENGEÇTİNİN eseridir.
            Bir lise öğrencisi için önemli kahramanlar.
            Nasip oldu. İkisi ile de tanıştım.
            Merhum Abdurrahim ağabeyle birlikte aynı gazetede yazdık, sofrayı paylaştık.
            Merhum Serdengeçti ile bir teşehhüd miktarı tanışmış olsak da kahramanlığı benim için devam ediyor.
            Bugün rahmet-i rahmana intikalinin sene-i devriyesi.
            Onunla ilgili yazı yazmaya oturduğumda imdadıma Dr. Mehmet Güneş yetişti. Güneşin yazısı gerçekten enfestir.
            Yazı yazmaktansa bu yazıyı siz dostlarla paylaşmak istedim.
* “O; "Allah, millet ve vatan yolunda" serden geçen, Tek Parti Dönemi'nin jakoben uygulamalarına hiç kimsenin ses çıkaramadığı devirlerde zâlimlere karşı kelle koltukta savaş açan bir îman ve aksiyon âbidesi, Anadolu'nun mücâdele meşalesi, Türk'ün kısıl/a/mayan en pervâsız sesi, Turan illerinin hüzün dolu sevdâ nefesi, dâvâ adamlığının ve ideâlizmin son efsânesiydi.
O; Ötüken'den yola çıkıp Mekke'nin Tevhîd nûruyla yıkanan, "Dîn ü devlet mülk ü millet" uğruna sebîl ettiği hayatı ve âbide şahsiyetiyle bayraklaşan bir bayrak adamdı.
O; kendisine isim olan Dergisi'nin kapağına "Allah'tan başka kimseden korkmaz" yazan, bir ömür ehl-i küfür ve Türk düşmanlarıyla mücadele eden, gözünü daldan budaktan, çağdaş Firavun'lar karşısında sözünü dudaktan sakınmayan Haydâr-ı Kerrar yürekli, Hz. Hamza duruşlu, Kürşad tabiatlı, Yunus gönüllü tek kişilik bir orduydu.
O; "mukaddes yüke hamal"lık yapan, "yalnız Hakk'a ve hakîkate secde eden", ok gibi dosdoğru olan, imanı kadar millî öfkesini de zalimlerin yüzüne  karşı; "Alçaklara çatarız biz / Zulme kafa tutarız biz / Zindanlarda yatarız biz / Bize Serdengeçti derler" diye haykıran ve sanki Akıncılar çağından 20. yüzyıla gönderilmiş olan gerçek bir destan kahramanıydı.
O; Türkçe'ye hâkimiyeti, şair duyarlılığı, his zenginliği, engin kültürü, millî ülküleri ve ideâlist düşüncesiyle kaleminini Zülfikâr, cümlelerini tüfek, nüktelerini fişek gibi kullanan ve secîli üslubu, muazzam ironisi ve müthiş ifâdeleriyle nesri şiirleştiren müstesnâ bir erbâb-ı kalemdi.
O; Ay Yıldızlı bir aşkı gönül gönderinde dalgalandıran ve "Türk'üz! Türk doğduk! Türk kalacağız!.." diyen "Toros Yüzlü" bir Türkmen yiğidi ve "Bizim derdimizi ekalliyetler, dönmeler, vatansızlar, Bolşevikler anlamaz" diye ekleyen bozkurt duruşlu bir çatal yürek, bir bükülmez bilekti.
O; dünyada, dünyayı ve dünyalığı gözünden silmiş, dâvâ adamının malla mülkle, parayla pulla işi olmadığını, olmaması gerektiğini  cümle âleme göstermiş, dünyayı dünyada boşayıp gittiği için inandığı gibi yaşamış, yaşadığı gibi inanmış, günümüzde sıkça görüldüğü üzre "lâf ile dünyaya nizâmât" vermemiş, hânesinde "bin türlü teseyyüp" bulundurmamış, makam ve menfaat için değişim geçirmemiş, kula kulluk etmemiş, iktidarlara   yalakalık yapmamış, zenginliğe katiyen meyletmemiş, "üç beş arşın kefenlik bez için servete ne lüzum var" demiş, "bir lokma, bir hırka" anlayışıyla yaşamış, dünyada bir tek dikili ağacı olmamış, eline geçen paraları okuttuğu öğrencilere harcamış, son mal kırıntısı olan İstanbul Aksaray'daki evini ve kitaplarının telif haklarını da Türk Edebiyat Vakfı'na hîbe edip hesabını vereceği dünya malı bırakmadan Âlem-i Cemâl'e yürümüş kamil bir mü'min ve mümtaz bir ülkü deviydi.
O; "sekiz defa mahpus, bir defa mebus olan", mahpusluğa alıştığı kadar mebusluğa alışamayan, aktif siyasetin içinde bile "dönekliğin Meclis kapısında başladığı" seviyesiz politikayı hiç sev/e/meyen, "cebi dolarlı, boynu yularlılardan" olmayan, "fakir fukaraya karşı fevkalâde cömertken, kendi nefsine hep cimri davranan", kılık kıyafetine hiç önem vermeyen, hiç kravat takmayan, protokolden hiç hoşlanmayan, rindâne bir hayat yaşayan, sözü özüne, özü sözüne uygun olan, "Mâsum Anadolu'nun" tertemiz bir evlâdı, "Âsım'ın Nesli"nin numûne-i imtisâli ve kelimenin kâmil mânâsıyla Alperen olan tam bir Müslüman Türk'tü."
O; nüfus kayıdındaki ismi "Osman Zeki Yüksel" olsa da, Türk milletinin gönül defterine   silinmez sevgi kalemiyle ve altın yaldızlı büyük harflerle yazılmış olan OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ'ydi...
Yüreği kefeninden daha beyaz olan KIBLE YÜREKLİ, "GÜL" GÖNÜLLÜ, HİLÂL BAKIŞLI, TURKUAZ DÜŞÜNCELİ BU GÜZEL İNSAN; bundan 35 yıl önce 10 Kasım 1983 günü Hakk'a vuslat için 66 yaşında Dâr-ı Bekâ'ya hicret etti...
Osman Yüksel Serdengeçti; ölüm tarihiyle de son nüktesini yapıp, hayatı da 66'ya bağlayarak "Özlediği Âlem"e şehbâl açtı...
Rûhu şad, mekânı Cennet, makâmı âli ve kabri Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun... 
Yüce Rabb'imiz rahmet ve mağfiretiyle, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm da şefkat ve şefâatiyle perdepûş eylesin. Âmin...
SERDENGEÇTİ ve cümle geçmişlerimizin, şehitlerimizin rûhu için el-Fâtiha...
Mezarı: Cebeci Asrî Mezarlığı 4. Kapı, 560. Ada, 451. Kabir ANKARA”
            Selam ve Sabırla…


5 Kasım 2018 Pazartesi

Bize “Tababet”te “Doktor Civanım”lar, “Eczacılık”ta “Lokman Hekim”ler Lazım


Bize “Tababet”te “Doktor Civanım”lar, “Eczacılık”ta “Lokman Hekim”ler Lazım

Veysi ERKEN

Değerli Dostlar
            İlaçlarla ilgili bir yazımda:
“Peşinen yazayım. Tıp öğretimine ve halkın tedavisinde kullanılmasına karşı değilim. Bilakis “özgür öğretim”e inanan birisi olarak isteyen herkesin dilediği zamanda, dilediği yaşta ve dilediği kadar bütün öğretim alanlarından olduğu gibi “tıp” alanından sınavsız ve sınırsız faydalanması, öğrenmesi gerektiğine inanıyorum. Cenabı Allah bize Şafi ismiyle şifayı nasip ederken sebeplere tevessül etmemizi istiyor. Bu anlamda tababet ve ilaç gereklidir.
            Talebimiz doğru, tabii tababet ve ilaçtır.
            Kısaca “tıp fakülteleri” ülke sathına yaygınlaştırmalı, teknolojik yöntemler devreye sokulmalı ve isteyen kişiler diledikleri şekilde tıp öğretimi ile kendilerini geliştirmeli ve tabii ilaç kullanabilmelidir.
            “Özgür” öğretim” sürecinin bir savunucusu olarak “tıp Öğretimi”nin doğru bir şekilde işlemediğini rahatlıkla söyleyebiliyorum. Bizdeki tıp anlayışı maalesef Ortodoks tıptır. Eczacılık alanı da buna bağlı olarak şekillendirilmiştir.
            Bunu rast gele iddia etmiyorum.
            Pek çok doktorla konuştum ve konuşmaya devam ediyorum. Hatalı düşünüyorsam lütfen düzeltiniz.
            Doktorlara soruyorum. Kullanmamız için reçeteye yazdığınız ilaçların muhtevalarını ve etkilerini hiç incelediniz mi?
            Cevap yüzde doksan beş hayır oluyor.
            Birey olarak ilaç kutularının içine konulmuş kâğıtları okuduğumuzda her ilacın yan etkilerinin olduğunu görüyoruz. İlaçlar vücudun bir tarafını tamir ediyorsa birkaç tarafını da bozuyor” demiştim.
            Bu tespitime lüzumsuz alınanlar oldu.
            Esasında alınmayı icap ettiren bir şey yok. Tersine “Tababet” ve “Eczacılık”la ilgili olanlar oturup düşünmeleri ve nerede hata yaptıklarını sorgulamaları gerekirdi.
            Alanlarını sorgulayacaklarını Siyonist haçlı zihniyetinin baronlarının dayattığı “tıp” ve “eczacılık”ta ısrar ediyorlar.
            Bilinmelidir ki, Siyonist haçlı zihniyetinin bütün dayatmalarına rağmen batılıların tabiriyle “Çin Tıbbı” bizim tabirimizle Türkistan veya Asya tıbbı hızlı bir şekilde gelişmektedir.
            Buna ister gerçek tıp, ister alternatif tıp değin fark etmez.
            Eczacılıkta da yan etkileri faydalı yönlerinden fazla sentetik ilaçlar yerine tabii şifalı bitkilerden imal edilen ve koruyucu hâkimlikte kullanılan ilaçlar revaç bulmakta.
            Sağlıktan sorumlu olan bütün kurum, kuruluş ve kişilere buradan sesleniyorum.
            Artık milyar liramızı sömüren batılıların batıl iş ve işlemlerinden gerçek tıbba yönelelim.
            Devasa hastaneler, tıp fakülteleri, eczacılık fakültelerini aynı zamanda gerçek tıbbı öğreten, tabii bitkilerden ilaç üretebilen kurumlara dönüştürelim.
            İbni Sinalardan, merkez efendilerden ve bizi ata yurdumuz olan Türkistan coğrafyasının tıbbından ve ilaç yapımından faydalanalım.
            Kısaca tıpta “doktor civanım”lar, eczacılıkta “lokman hekim”lerimiz olsun. Yetişsin ve tüm insanlara şifa vesilesi olsun.
            “Doktor Civanım” filmini seyretmeyen az kişi vardır diye düşünüyorum.
            Filmin akışını incelediğimizde Kemal Sunal İstanbul’a gider ve bir hastanede çalışmaya başlar.
            Hasta hanede çalışan Kemal annesine tıp fakültesinde okuduğunu söyler. Bir gün annesine bir telgraf gönderir ve doktor olduğunu, kasabaya döneceğini müjdeler.
            Annesi ve köylüsü çok sevinir.
            Kemal tıp kitapları ve bitkilerden oluşturduğu ilaç şişeleriyle kasabasına döner. Köyde hastalanan herkesle bedava ilgilenir. Kimseye reçete yazmaz. Kendi yaptığı karışımları köylüye bedava verir.
            Köylünün tamamı hayatından memnundur.
            Zira dertlerine verilen karışımlar şifa kaynağı olmuştur.
            Bir gün doktorun “tıp” mezunu olmadığı anlaşılır ve mahkemeye verilir. Kendini savunur, bütün köylü lehine şahitlik eder ve beraat eder.
            Beraat kararından sonra hâkim de ondan ilaç ister.
            Doktor.
            Hazırlayacağı ilaca başka bitkileri de katacağını söyler ve filmin tıpla ilgili kısmı biter.
            Evet, sevgili dostlar.
            Lütfen etrafınızı ve yetkilileri uyaralım, hatta zorlayalım. Zakkumcu Ziyalarımız ziyan olmasın, milyar dolarlarımız ilaç baronlarına gitmesin.
            Biliyorsunuz ki, ilaç firmalarının üst yönetiminde bulunan Roland Diggelman : “İlaç şirketleri için, tedavi edilmiş her hasta kaybedilmiş bir müşteri demektir” itirafında bulunmuştur.  Diggelman şöyle devam ediyor “çoğu ilaç firmasının felsefesi öldürmeyin ama sakın iyileştirmeyin” şeklindedir. Kanser, Şeker, Tansiyon, Kalp, Kemik erimesi bu hastalıklar şirketler için altın yumurtlayan tavuklardır. İlaç şirketleri kansere falan tedavi aramıyor. İnsanları kanserli bir şekilde daha uzun bir şekilde yaşatıp, sömürmeyi hedefliyorlar. Dünyanın bunu bilmeye hakkı var. …Prospektüslere bile girmeyen kalıcı yan etkileri olan ilaçlar insanlara nasıl satılıyor velhasıl tam bir kara Pazar.
            Anladım ki, dünyadaki en kirli iki sektör sırasıyla birincisi silah sanayi ve ikincisi de ilaç sanayidir. http://m.serhadhaber.com/dunyada-ilac-sektoru-oldurmeyin-ama-sakin-iyilestirmeyin-9963h.htm “ tespitinde bulunuyor.
            Doktor civanımlar ve lokman hekimlerle bu kirli sanayiden ve tedavi yöntemlerinden kurtulalım.
            Selam ve Sabırla…