16 Ekim 2019 Çarşamba

Yeryüzünün, Yok Edici Haydutlarına Karşı Gerçeği Haykıracaklara İhtiyacı Vardır



Yeryüzünün Yok, Edici Haydutlarına Karşı Gerçeği Haykıracaklara İhtiyacı Vardır

Veysi ERKEN

            İslam selam demektir. Emniyet içinde emin olmak demektir.
            Siyonist haçlı zihniyeti zihnimizi çaldı.
            İçimiz Siyonist haçlı zihniyetinin kölesi olmuş hainlerle dolu.
           Tabi ki, ihanetin bu kadar revaç bulmasında “maarif”ten uzaklaştırılmış eğitim sistemimizin payı büyüktür.
            Bu ayrı bir yazının konusudur.
            Evet, yeryüzü cesaretli bir şekilde hakikati haykıracaklara ihtiyacı vardır.
            “One Minute” haykırışların başlatıcısı oldu.
            “Dünya beşten büyüktür” ifadesi dünyada yankılandı.
            Yeni dönem başladı.
Chavez, Morales, Dutarte, Maduru bu haykırışı tekrarladı. Devamı geliyor inşallah.
Siyonist haçlı zihniyeti ve köleleri olan hainler yıkılacak inşallah.
Yeter ki, bu gerçeği haykırmaya ve gereğini yapmaya devam edelim.
Daha önce haykırışlar olmadı mı?
Elbette oldu.
Ama Siyonist haçlı medyası duyurmadı haykırışları.
Bugün artık gizlenemiyor.
Dün bu haykırışta bulunanlardan biri Ousmane Sembène.
Tarafıma iletilen bu haykırışı sizlerle paylaşayım.
Umarım ki, iz bırakır ve küresel haydutluğun söndürülmesine serçenin taşıdığı su kadar etkisi olur.
Tarafımızı belirtme için yangını söndürmek için su taşımaya devam.
Ousmane Sembène İngiliz kraliçesinin yüzüne kraliçenin onuruna ihtiyacımız yoktur diye haykırdı. Bu tarihi bir çıkıştı.
Bana gelen yazıyı sonuna kadar okuyunuz. Hak vereceksiniz.
“Ousmane Sembène, Senegalli ünlü bir yazar, senarist ve yönetmen. 1923 yılında Senegal de doğdu ve 2007 yılında yine Senegal de öldü. Bütün hayatı boyunca Afrika için mücadele etti. Çok iyi bir yazarken, halkının çok az kitap okuduğunu görüp, düşüncelerini yaymak için sinema senaristi ve yönetmeni olmaya karar verdi. Filimlerinin tamamı Afrika insanın yaşamı üzerine olup, pek çok folklorik değer içerir. Ancak onu özel yapan sadece bunlar değildir.

Sembène, 1997 yılında İngiliz Kraliyet Ailesi Özel Onur Ödülü'ne layık görüldü. Törene katıldı ve kürsüden II. Elizabeth'in yüzüne karşı, dünyayı şok eden şu konuşmayı yaptı ve ödülü almadan salonu terk etti:
"Sayın baylar ve bayanlar, konuşmama İngiliz dilinde devam etmeyeceğim için hepinizden özür dilerim.

Sizin topraklarınızdayım ve sizin sahibi olduğunuz sistem içinde sizin tarafınızdan payelendiriliyorum.

Ancak asıl konuşmam kendi öz dilimde olacaktır. Merak edenler, konuşmamın İngiliz diline tercümesini koltuklarında bulabilirler.

İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler.

Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler.

İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece kavga vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim kavgacılığımızı kullandı; evlatlarımızı savaşçı yaptı.

Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan, dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler.

O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler.

Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler.

Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler.

Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı.

İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bugün gelenler de aynı sistemle hala işgale devam etmekteler.

Yeni ilaçları, biyolojik silahları ve hastalıkları deneyen gönüllü doktorlarınızı istemiyoruz.

Emperyalist sisteminizde geri dönüşüm ekonomisiyle aslında sömürü olan yiyecek yardımlarınızı kabul etmiyoruz.

Birbirimizi anlamamızı zorlaştıran, şarkılarımızı ve masallarımızı unutturan fakir dilinizi red ediyoruz.

Çağdaş dünya daveti içindeki, bizi zorla şekillendiren yüzeysel sanat kuramlarınıza karşı çıkıyoruz.

Özgürlüğümüzü ilan ediyor, Afrikalı insanlar olarak doğduğumuzu ve Afrikalı ölmek için de bütün Avrupa’yı topraklarımızdan kovuyoruz.

Birbirimizi öldürelim diye bize öğrettiğiniz ırkçılığı, Felsefe adına önümüze sürdüğünüz batının sığ kafalı laflarını, Hukuk adına yaptığınız bütün şovenistliklerinizi Ve sanat diye dayattığınız bütün estetik öğretilerinizi Afrika topraklarından silene kadar Afrika sizinle savaşacaktır.

Siz kabul etmeseniz de bir Afrikalı en az dünyanın herhangi bir yerindeki bir batılı kadar onurludur.
İnsan onurlu doğar. Ve hiçbir insanın kraliçelerin vereceği onura ihtiyacı yoktur. KRALİÇE'NİN ONURUNA İHTİYACIMIZ YOK!/Bekir Fevzi YILDIRIM-15.10.2019”
Hepimiz onurumuz ve özgürlüğümüz için haykırabiliyor muyuz?
Dostlar beni duyuyor musunuz yoksa (d)uyuyor musunuz?
Selam ve Sabırla…

12 Ekim 2019 Cumartesi

Şuur Yarılması ve Büyük Sorumluluk*



Şuur Yarılması ve Büyük Sorumluluk*

Veysi ERKEN

            Değerli dostlar.
            Yazı yazarken, -özellikle bir grubu ilzam eden ifadeleri ihtiva eden yazı ise daha- dikkatli olmaya çalışırım. Buna rağmen yanılabilirim.
            Şu husus bilinmelidir ki, “adalet”i esas almaya çalışıyorum. Halikimiz ve mabudumuz bize  adaletli olmayı emrediyor.
            Birkaç ayet:
"Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık; onun için insanlar arasında adaletle hükmet; nefsin isteklerine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır. Kuşkusuz, Allah yolundan sapanlara, hesap verme gününü unutmaları yüzünden çok ağır bir azap vardır.".”(Sad, 38/26).
Onlar, hep yalana kulak veren ve durmadan haram yiyen kimselerdir. Sana gelirlerse aralarında hüküm ver veya onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Eğer hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah âdil olanları sever. (Maide, 5/42).
Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. Nisa, 4/58).
Buradan hareketle yorum yaparken dikkatli olmaya çalışıyorum.
Bugün yorum yapmayacağım. Watsapp üzerinden gelen bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. Yazı çok anlamlı “şuur yarılması ve büyük sorumluluk” başlığını taşıyor.
Gerçekten İstanbul ülkü ocakları birliği eski başkanlarından Erol Kılınç beyin dediği gibi şuurumuz yarıldı diye düşünüyorum. Yazıyı okuyun ve kararı siz verin.


* “Şaşkınlık içindeyim: Devletimiz, cumhuriyet tarihinin en geniş kapsamlı diplomatik faaliyetlerinin yanı sıra, hava ve kara unsurlarıyla 480 km.lik bir sınır boyunca –tıpkı vaktiyle İngiltere tarafından Yunanlıların desteklendiği gibi-  ABD tarafından binlerce tır dolusu malzeme ve teknik eğitimle desteklenen taşeron bölücü örgüt ordusuna karşı savaşı başlattı, Ortadoğu’da av peşinde koşan canavarlar arasında başarıyla ve ustalıkla ilerliyor; ama içeride Kıbrıs çıkarması esnasında-ki heyecandan, hatta Zeytindalı harekâtındaki atmosferden eser yok… 
Milletin millî şuuru mu bozuldu? Millî duygularımız artık bu de-recede mi zayıfladı? 
Mecliste bir parti çıkıyor: “Türk Ordusu işgalcidir!” diyebiliyor!
Ana muhalefet ise harekâttan kısa süre önce yaptığı toplantıda “Ortadoğu Barış Konferansı” toplayıp, burada cirit atan emperyalist unsurlar arasında barışı sağlamak görevinin Türkiye’ye ait olduğunu; ayrıca hükûmetin Şam yönetimi ile görüşmesini teklif edecek kadar sanal bir âlemde dolaşıyor. Halbuki bu toplantıyı ne dışarıda bir devlet, ne içerde bir yazar-çizer-politikacı ciddiye almadığı için, sinek vızıltısı kadar bile etkili olmadı… Ama bu, Türk demokrasisi için düşündürücü bir gerçekliktir: Türkiye’de ana muhalefet, ana muhalefet olmanın niteliklerini taşımıyor!...
Son seçimlerde bu ana muhalefetle işbirliği yapan HDP’nin hali ortada… Ama İYİ’liği kendinden menkul olan, CHP’nin kucağında kurulup siyasetin ortasına “ülkücüleri bölen” bir unsur olarak giren ve tek gayesi RTE ve Devlet Bahçeli’nin yıpranması, çökertilmesi olan arkadaşlarımız da bu gelişmeler karşısında nedense sükûta gömülmüşler…
 “Mehmetçiğin ayağına taş değmesin!”; yani yarım ağızla verilmiş bir destek…
Halbuki bir siyasi partinin bu şartlar altında yapması gereken, çok açık ve çok net bir sesle Ülkenin, Devletin politikasını desteklediğini, Ordumuzun zaferi için kenetlendiğini yedi düvele ilan etmesidir. Yoksa 80 milyon vatandaşımız, Mehmetçiğin ayağına taş değmesin diye dua etmektedir; siz kenetlenmekten, tam destek vermekten niçin imtina ediyorsunuz? Sanıyor musunuz ki bu destek RTE’ye veya Devlet Bahçeli’yedir? 
Bu saplantı, hep söylüyorum, ülkücüleri “bölen” bir saplantı haline geldiği için, ülkeye ve millete zarar vermiştir. Tekrar söylüyorum: Ülkücüler
“Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır/
 Töremizde yazılı: Harpten kaçan alçaktır” mısraında belirtildiği gibi, demir leblebi gibi bir ve bütün olmak zorundadır. Ülkücüler Türk milletinin vicdanıdır, millî şuurun ve millî duyguların zübdesi onlardır, onlardadır; o bölünürse, yarılırsa, ülke ve millet 7,9’luk depremlerden daha felâketli bir şekilde sarsılır! 
Artık geçen geçti, seçilen seçildi; hata eden etti; artık yanlış-tan/hatadan dönmek zamanıdır: Kişiler hakkındaki kanaatlerinizi daha sâkin ve az problemli günlere bırakınız… Bu şuur yarılmasının önünü almaya, tekrar gövdeyle kaynaşıp birleşmeye bakınız… Çoğunuzun yaşı 50 civarında, hizmet için hâlâ vaktiniz var… Sabrediniz, kaynaşınız! İttifak ettiğiniz şu teşekküllerle sizin mayanız asla tutmaz! Bu gidişle kullanılıp atılmaktan başka kaderiniz yoktur. Kendilerinizi onlara kullandırmayınız!... Babam derdi ki “Etimi karga yiyeceğine şahin yesin”…
            “ABD önünü açtı, RTE Suriye’ye girdi; bunu başarı diye bize yutturuyorlar”… misillü yakıştırmalar; ancak zavallılara mahsus hezeyanlardır; bunlara kulak asanlara ve itibar edenlere zerre kadar kıymet vermem. Devletimiz bence son derece başarılı ve çok yönlü hassas dengeleri de gözeterek ülke ve millet menfaatlerini her mahfilde çatır çatır savunuyor, kolluyor, gözetiyor…
Ordumuz da üzerine düşenleri aynı hassasiyetlerle sürdürüyor. Direten ve geri adım atmayan bir diplomasi ve yerinde bir askerî harekât, bu ülkeyi yarınlara daha büyük bir dünya gücü olarak taşıyacaktır. Dünya artık -vaktiyle Johnson’un mektubunda yapmak istediği gibi-  “höt!” deyince ürkecek, kaçınacak, sakınacak bir Türkiye değil, kararlı, temkinli, tedbirli ve güçlü bir Türkiye’nin 21. Yüzyıla damgasını vurduğunu görecektir.
Ordumuz 21. Yy’ın savaş tekniklerini en iyi uygulayan bir ordu olarak temâyüz etmektedir, edecektir…
Akıldan çıkarılmasın: 21. Yy’ın ortalarında yeni teşekkül edecek siyasi oluşumlar ortamına doğru, Türkiye’nin sağlıklı bir gelişmişlik trendiyle yıldızının parlayacağı muhakkaktır…
Amma, milletin e ve millet için fevkalade zarar vardır. Büyük sorumluluktur; kat’â sakınılmalıdır!”
Karar sizin sevgili okurlar… Fitneyi anlamak isteyenler isterlerse şu yazımı okuyabilirler.

Selam ve Sabırla…