16 Nisan 2016 Cumartesi

Lider, Teşkilat, Etraf ve Değişim



Lider, Teşkilat, Etraf ve Değişim*

Veysi ERKEN

Giriş
İnsanoğlu hayatını fıtratı gereği topluluk içinde sürdürür. Bir arada bulunma mecburiyeti işbölümü ve işbirliği gereği “teşkilatlanma”yı da beraberinde getirir.
Türü ve kuralları ne olursa olsun teşkilatsız beraber yaşamaktan söz edilemez. Zira toplumsal bir yapıda üyelerin birbirine karşı “duruş”unu belirleyen kurallar ve ilişkiler yer alır. Teşkilat böyle bir beraberliği ifade eder.
Teşkilatların başarısı ve devamlılığı çeşitli unsurlara bağlıdır. Bu unsurların başında ortak “amaç” ve “hedefler” gelir. Başarının ikinci unsuru, teşkilatı oluşturan bireylerin konumları itibarıyla birbirleriyle “işbirliği” ve “işbölümü” ilkeleri çerçevesinde dayanışma ve yardımlaşma içinde olmaları oluşturur.
İnsanoğlunun hayatındaki en önemli teşkilat ortak yaşamayı kolaylaştırdığı var sayılan “devlet”tir. Devlet denilen teşkilatı sevk ve idare etme biçimi farklı şekillerde tezahür eder. Monarşik, oligarşik, demokratik veya başka isimlerle anılan sevk ve idare tarzlarında yönetmeye talip olanların sahip oldukları veya olmaları gereken nitelikler farklılaşır.
Yönetimin babadan oğla veya bir zümrenin fertleri arasında el değiştirdiği devletlerde “lider” ve “etraf”ın nitelikleri önemli değildir.
Yönetime talip olanların “halk” tarafından belirlendiği devletlerde ise “ortak hedefler”in gerçekleştirilebilmesi için gereken “işbölümü” ve “işbirliği”nin sağlanmasında “lider” ve “etraf”ın nitelikleri önem arz eder.
Lider
Ufuk açıcı olan liderliğin ehemmiyeti “etraf”ın tespitiyle başlar. Dilimizdeki “şeyh uçmaz müritler uçurur” misali “etraf” liderlikte önemli yer tutar. “Etraf” liderliği başarıya ulaştırabileceği gibi “hedefler”den saptırıcı da olabilir. Dolayısıyla “lider”lik “etraf”taki sızmaların engellenmesiyle belirginleşir. Çünkü lider teşkilatın görüntüsünü yansıtan “etraf”ını iyi belirleyemezse teşkilat “entrikacı”lar tarafından kolayca dönüştürülür. Teşkilat uşaklar marifetiyle amaçlarından ve hedeflerinden uzaklaştırılır. Lider ve teşkilat adeta “kurbağa” gibi haşlanır.
Burada haşlanan kurbağa misalini anlatmakta etmekte fayda vardır. Malumunuzdur ki, kurbağa doğrudan doğruya kaynar suya atılırsa tepki gösterir ve kazandan kendini dışarıya atmağa çalışır. Genel olarak bu durumda kurbağa başarılı olur ve kurtulur.
Eğer kurbağa normal sıcaklıktaki suyun içine atılır ve su yavaş yavaş ısıtılırsa başarısızlık mukadder olur. Bu durumda kurbağa yavaş yavaş haşlanır ve ölür.
İşte başarılı organizasyonların muhalifleri genelde “etraf”ı kullanarak teşkilatları yok cihetine gider. Böylece kendi karanlık düzenlerini ortadan kaldırabilecek muhalif teşkilatları uşakları vasıtasıyla içten çökertmiş olur.
Özellikle karanlık ve gizli güç odakları adamlarını muhalif teşkilatlara yerleştirerek ve onları lider için “etraf” haline getirerek teşkilatları var eden ilkeleri ve hedefleri anlamsız, yaşanmaz ve savunulmaz hale getirmeye çalışırlar.
Bunu fark edemeyen liderler kendi elleriyle teşkilatlarını kurbağa misali yok ederler.
Günümüzün Türkiye’sinde hemen hemen her alanda olduğu gibi “liderlik” konusunda da kısır bir vasat oluşmuştur. Bunu durumu tahlil ettiğimizde karşımıza bir kaç sebep ortaya çıkar. Bunlardan birisi ve en önemlisi topluma yol gösterme konumunda olmaları gereken muhalif insanların liderlik vasıflarından mahrum oluşları ve teşkilatlarının dönüştürülmesinin farkında olmamalarıdır.
Günümüzün Türkiye’sinde hemen hemen her alanda olduğu gibi konusunda da kısır bir vasat oluşmuştur. Bunu durumu tahlil ettiğimizde karşımıza bir kaç sebep ortaya çıkar. Bunlardan birisi ve en önemlisi topluma yol gösterme konumunda olmaları gereken muhalif insanların liderlik vasıflarından mahrum oluşları ve teşkilatlarının dönüştürülmesinin farkında olmamalarıdır.
“Ön ayak nereye giderse arka ayak da oraya gider” gerçeği bu tespitimizi doğrular niteliktedir. Dolayısıyla kılavuzluk eden “lider ve etraf” olay ve olguları yönlendiremezlerse teşkilatın ve toplumun nereye varacağı belli olsa gerek.
Ön ayak olmak yani liderlik etmek zor zanaattır şark toplumlarında. Zira şark toplumları hak aramayı bilmez, liderlerinin her şeyi halledeceğini düşünür.
Esasında bir insanın liderlik konumuna gelmesi ve liderliğinin devamı için muhtelif şartların oluşması gerekir. Fertler lider konumuna gelebilir; hatta getirilebilir. Ancak lider olmak ve lider kalmak kolay değil bir toplumda. Kendinden önce toplumu düşünmek var liderliğin özünde. Bu haslet kaç kişiye nasip olur, bilinmez ama tespitlerimize göre bir insanın liderliğinden bahsedilebilmesi için en az beş vasfın aynı anda zatında mevcut olması gerekir. Bunlar;
İnanç,
Feraset,
Bilgi,
Kararlılık,
Cesarettir
Bu vasıflar liderde aynı anda ve kesintisiz olmalıdır. Liderde başka güzel vasıflar olursa aliyulâlâ.
Her halükârda değişmezliği kabul edilen değerler ve ilkeler manzumesi inancın yegâne göstergesidir. İnanç, liderlik vizyonunun ışık kaynağıdır. Liderliğin olmazsa olmazlarındandır.
İnanç ferasetle tamamlanır. Leb demeden leblebiyi anlayacak kadar kıvrak bir zekâ, bir zihin açıklığı ferasetin ifadesi olup liderliğin mihenk taşlarından birisidir. Ferasetsiz kişiler “etraf”ını iyi seçemeyeceğinden kitlelere ancak azap verir.
Liderliğin mütemmim cüzlerinden olan bilgi, önderlik edenin önünü aydınlatır. Sağlıklı kararlar vermesine yardım eder. Müşaverelerde yanılmasını engelleyici olur. Lider her şeyi bilir diye bir kaide yoktur ama lider bilgiyi ve bilgiye ulaşma yollarını keşfetme bilgisine sahip olmalıdır. Bu en asgari bilgi seviyesidir.
Kararlılık, doğruluğundan emin olunan konularla ilgili sebatı ifade eder. Sebatsız kişiler rüzgârın yönüne göre şekil alır. Hadiselerin yönlendiricisi değil, hadiselere göre yönlenen olur. Kararlılık vazgeçilmez bir niteliktir liderlik için.
Bahsi geçen niteliklerin tamamlayıcısı cesarettir. Her türlü konuda olayların üzerinde gözü pek bir şekilde gitmek cesaretin belirtisidir. Atalarımız “gözünü budaktan esirgememek” özdeyişiyle bunu formüle etmişlerdir. Mandela gibi mahpusluğu ve ölümü, Cevher Dudayev gibi şahadeti, Şeyh Şamil gibi esareti ve sürgünü göz önüne almak bir cesaret göstergesidir. Cesaret her liderim diyenin ayrılmaz niteliklerindendir. Cesaret olumsuzluklara karşı “risk” almayı ifade eder. Cesaret yolların sonunu düşünmemeyi hatırlatır lidere. Cesareti olmayanın, yarının endişesini duyanların ve yolların sonunu düşünenlerin liderliği sadece kâğıt üzerinde kalır.
Despotik ve oligarşik yönetimlere karşı halkın özgürlüğü ancak liderlerin öncülüğünde gerçekleşir. Lidersiz hareketlerin başarı şansları yoktur.
“Etraf”sız liderliğin de başarı şansı yoktur.
Etraf
Teşkilatlarda “etraf” liderin en yakın çalışma arkadaşlarını, bazı hallerde sırdaşlarını ve danışmanlarını ifade eder. En yakın çalışma arkadaşları hareketin ve teşkilatın görünümünü, danışmanlar vizyon ve misyonunu yansıtır. Teşkilatların övülmesi veya yerilmesi vitrindeki “etraf”la başlar.
Şu ifadeleri her zaman ve zeminde duymak mümkündür. Teşkilatın lideri iyi, ancak etrafındakiler yetersiz veya kötü. Böyle bir değerlendirilmeye zemin hazırlamak liderin kusurudur. Teşkilatın zayıflamasının ve başarısızlığının temel göstergesidir.
Ulvî amaç ve hedefler peşinde olduğunu söyleyen liderlerin inandırıcılığının göstergelerinden biri “etraf” olduğuna göre başarı için dikkatli olmak burada başlar. Teşkilatın amaç, ilke ve hedeflerini şahsında, yaşayışında ve söylemlerinde yansıtamayanların “etraf”ı oluşturması teşkilata ve başarıya darbedir.
Değişim
Her toplum, topluluk ve teşkilat hızlı veya yavaş bir şekilde farklılaşmakta ve halden hale geçmektedir. Toplumun ve teşkilatın hayatı ne kadar dinamik, etkileme ve etkilenmeye açık ise farklılaşma o kadar hız kazanır.
İnsanlık tarihi incelendiğinde farklılaşmanın toplumdan topluma, topluluktan topluluğa teşkilattan teşkilata değişik şekillerde ve değişik sebeplerle gerçekleştiği müşahede edilir.
Farklılaşmanın sosyal hayatın veya teşkilatın hangi boyutunda olduğu veya olması gerektiği sürekli bir şekilde araştırma ve tartışma konusu yapılmaktadır. Toplum ve teşkilat yapısındaki farklılaşmaların bir kısmının tartışma konusu yapılması kaçınılmazdır. Çünkü farklılaşma sonucunda oluşan yeni hayat ve teşkilat normlarının her zaman eskisinden iyi, mükemmel ve işe yarar olduğu söylenememektedir. Değişimde düstur “değişmezlerle değişimi yakalamak olduğu müddetçe farklılaşma sorun olmaz. Değişmezler genel anlamda teşkilatın ilke, misyon ve vizyonuyla bir başka deyişle kültürüyle ilgilidir.
Dolayısıyla; toplum ve teşkilat hayatındaki farklılaşmaya bu zaviyeden baktığımızda karşımıza öncelikle “ kültür” mefhumu çıkar. Bu sebeple evvel emirde “kültür” mefhumu ile neyi kastettiğimizi ortaya koymak durumundayız.
Kültür
Kültür, mefhumu değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Ancak tanımların tamamının ortak yönü fert ve toplumların hayat tarzları ve onların belirleyicileri durumunda olan “muharrikler ve saikler” etrafında toplanmaktadır. Buradan hareketle birkaç değişik tanımdan yola çıkmakta fayda görmekteyiz. Mümtaz Turhan, kültür mefhumunun üç mânâ ifade ettiğini belirtmektedir.
1-İnsanın hayatında içtimai yoldan tevarüs ettiği maddi ve manevi unsurlar.
2-Ferdi inceliğin daha ziyade konvansiyonuna tabi bir ideali ifade eder. Kültürlü insan
3-Grubun sahip olduğu manevi kıymetler.
C.Wissler, kültürü “bir halkın yaşama tarzı” biçiminde tarif eder. Erol Güngör’e göre “kültür bir inançlar, bilgiler, his ve heyecanlar bütünüdür, yani maddi değildir. Bu manevi bütün, uygulama halinde maddi formlara bürünür. Mesela, dini inançlar cami, namazlardaki beden hareketleri, dini kıyafet vs. şeklinde görünür”.
Tariflerden anlaşılacağı üzere “kültür” gerek fert, gerekse grup ve teşkilat bazında ağırlıklı olarak değişmemesi gereken ilke ve kurallara istinat eden bir yaşayışı ifade etmektedir.
Kültürün Sabitleri
İster toplum bazında olsun, ister teşkilatlar bazında olsun her kültürün kendini devamlı kılacak değişmez “sabit” ilke ve kurallarının olması gerekir. Toplum ve teşkilat dokusunun ve yaşayış tarzının belirleyicileri olan “ilke ve kurallar” sağlam ve değişmez bir kaynağa istinat etmemekte ise esen rüzgârın yönüne göre şekil alan ağaçlara ve denizin dalgalarına dönerler. Kendilerine yeni katılanlara göre değişirler ve bozulurlar.
Değişken ilke ve kurallara istinat eden “hayat tarzı” ve teşkilatlar köşeli olmaktan çıkarak yuvarlaklaşır. Böylece değişken ilke ve kurallara göre hayat felsefesini oluşturan fert ve toplumlar gibi lider, etraf ve teşkilatlar da “çok yüzlü” tavırları rahatlıkla takınırlar. Lider, etraf ve teşkilatlarda çıkara dayalı ilişkiler ön plana çıkar. İlke ve kuralları sağlam olmayan kültürler ve teşkilatlar “yüz” kavramı gibi belirsizlik taşır. Misali açacak olursak “yüz” bir sayı mıdır? Bir emir midir? Sima mıdır? Çehre midir?
Dikkat edilirse “yüz” kavramı net ve tek bir anlam ifade etmemektedir. Yüz kavramında olduğu gibi, hayat tarzının belirleyicisi kabul edilen kültürün, bir başka deyişle toplum ve teşkilatların “ilke ve kuralları” net ve herkes için aynı şeyi ifade etmiyor veya edemiyorsa yapı “yüzsüz”leşir, anlamsızlaşır ve çekilmez bir hal alır. Böyle yapılarla ortak doğrulara ulaşılamaz
İlke ve Kuralların Önemi
Fert, toplum ve teşkilatların yaşayış tarzlarının vazgeçilmezleri olan kültürel ilke ve kurallar grupların varlıklarını devam ettirmelerinde birinci amil iken, yıkılmalarının da birinci amili haline gelebilirler.
Özellikle teşkilatlara yeni katılan ve “etraf”ı oluşturanların ilke ve kuralları yaşamamaları ve temsil etmemeleri zayıflamanın ve çöküşlerin başlangıcı olur. Yeni “etraf”la teşkilat mensuplarının yaşayış tarzlarının ilke ve kurallarında oluşan köksüz “değişme”ler nedeniyle teşkilat anlamsızlaşmış ve bütün mukaddesler etkisini kaybederek grupları çökertme noktasına gelmiş olur. Buradan hareketle denebilir ki, teşkilatlardaki “kültürel değişim” ilke ve kurallardaki olumsuz farklılaşmayı belirtir. Mesela; geçmişte toplumu oluşturan fertler;
“Önce selam, sonra kelam,
Önce refik, sonra tarik.”
İlkesini benimsemiş olduklarından, selamsız ve destursuz bir yere bir başka deyişle teşkilata girmezlermiş ve beraber olabilecekleri arkadaşlarını seçmeden yola çıkmazlarmış. Bugün bu ilke varlığını devam ettiremediğinden olsa gerek, teşkilatlarda ani dostluk(!) ve arkadaşlıklar(!) zuhur etmektedir.
Teşkilatların kültürlerinin “sabit” muharrikleri yanında değişimi sağlayıcı muharriklerinin de bulunması gerekir. “Değişken” muharrikler dinamizm için gereklidir. Yeni mensuplar teşkilata bu anlamda katkı sağlar. Ancak katkıları teşkilatın ilkelerini benimsemeleri ve yaşamalarıyla doğru orantılıdır.
Kısaca, “değişme ve değişim” kavramları “sabit”lerden yoksun ise, belirsizliklerle dolu olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Sabit”siz değişim kavramı tıpkı “yüz” kelimesi gibi köşesizdir. Her mânâya çekilebilir.
Değişim müspet manayı tazammun eden tekâmül, teali, terakki, teceddüt anlamında kullanılıyorsa, her kültür ve sosyal yapı için gereklidir. Hayat dinamik olduğuna göre yenilenme, yücelme ve yükselme kaçınılmaz bir zorunluluktur. Kendini bu manada yenileyemeyen kültürler ve teşkilatlar başka kültürlerin ve teşkilatların tesiriyle asliyesini ve safiyetini kaybedebilir.
Değişim, şayet, inhiraf, inhitat, tereddi gibi anlamlara gelebilecek hususları ihtiva ediyorsa, değişim grupların ve teşkilatların sonunu hazırlar.
Değişime yukarıda belirtilen zaviyelerden baktığımızda, kültürde yani yaşayış tarzında değişmesi ve değişmemesi gereken hususların bulunmasının kaçınılmaz olduğu sonucu çıkar.
Sonuç
Topluma hizmeti “şiar” edindiğini ifade eden teşkilatlarda ve teşkilatların liderliğinin “etraf”larında ve kültürlerinde değişim kaçınılmazdır. Ancak değişimin yönünü belirleyemeyen, kontrol edemeyen ve “etraf”ını seçemeyen teşkilatlarının başkalaşması kaçınılmazdır. Başkalaşmanın engellenmesi birinci derecede liderin görevidir. Bunu başaramayan lider teşkilatının yok olmasına zemin hazırlar.
Böyle durumlarda “entrikacı” gizli güç odakları uşakları vasıtasıyla nice ulvî gayelerle teşekkül etmiş teşkilatları imha ettikleri bir vakıadır.
Kısaca, varlığını ilkeleriyle sürdürmek ve başkalaşımı yaşamak istemeyen teşkilatların üst yönetimi ve liderleri oynanan oyunun farkında olmaları bir zorunluluktur. Bunu fark edemeyen lider ve üst yönetimin vebali büyüktür.
*10 yıl öncesine aittir. Değişen bir şey var mı?

13 Nisan 2016 Çarşamba

Ufuk Eğitimci : Ahmed Yesevî



Ufuk Eğitimci : Ahmed Yesevî

  Veysi ERKEN


           Ahmet Yesevi Yılı Münasebetiyle: Kültür tarihimizi tetkik ettiğimizde bazı isimlerle karşılaşırız ki, onlar birer “yıldız” hatta “güneş” gibidirler. Yaşadıkları zaman dilimini aydınlattıkları gibi, bedenen bu fani âlemden hicret etmiş olsalar bile, fikirlerinin ziyalarıyla  günümüzü de etkilemeye ve aydınlatmaya devam ederler. Toplumun ortak yaşayış ilke ve kurallarını diri tutan “yıldız” şahsiyetlerin unutulması veya unutturulması “kültür”de kırılmalara yol açar. Unutulmaması veya unutturulamaması gereken bu “yıldız” şahsiyetlerin başında iki cihan serveri Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğini hayatının ayrılmaz parçası haline getirmiş büyük mütefekkir, mürşid, muallim, müeddib ve mürebbi Ahmed Yesevî gelir.
     Büyük mürşid ve mürebbi Ahmed Yesevî ilmi tahsilini muhtelif beldelerde ve seyr’u sulukunu hocası Yusuf  Hemedanînin yanında ikmâl etmiş, onun halifesi olmuş ve daha sonra Yesi şehrine yerleşerek irşad faaliyetlerine başlamıştır. Ahmed Yesevî Pîr-i Türkistan namıyla Türk milletinin hayatında derin izler bırakmış ve günümüzde de etkisini sürdürmektedir.
     Ahmed Yesevî hazretlerinin hayatı muhtelif veçheleriyle inceleme ve araştırma konusu yapılmış ve yapılmaya devam edilmektedir. Burada onun sadece eğiticiliği üzerinde durulacaktır. Zira o,gerek hayatta iken, gerekse vefatından sonra hikmetlerle dolu şiirleriyle insanları eğitmiş ve eğitmeye devam etmektedir.
     Pîr-i Türkistan muhtelif ilim dalları ile Arapça ve Farsça gibi dillere vakıf olduğu halde  irşadını ve mürebbiliğini halkın anlayacağı dilde yapmıştır. Bu tutumunun nedeni daha çok İslam’a yeni girmiş göçebe ve köylü Türkleri öncelikli hedef kitle olarak görmesiyle izah edilebilir. Zira bu geniş halk kitlesi samimi duygularla İslam’ı kabul etmeye ve ona bağlanmaya elverişli fertlerden müteşekkildi(İslam Ansiklopedisi,C.I,s.211)
     Halk kolaylıkla anlasın diye kültür tarihimizde şiiri bir tebliğ ve eğitim vasıtası olarak kullanan ilk mürşittir denilebilir. Pîr-i Türkistan’ın bu özelliğini Köprülü “hayatının ilk devrelerinden son senelerine kadar kuvvetli ve samimi bir tasavvuf hayatı yaşayan bu büyük Türk şeyhi,Arapça ve Farsça lisanlarındaki tasavvuf eserlerini anlamayan Türkleri aydınlatma ve müritlerine tasavvufî hakikatleri takrir ve telkin maksadıyla şiir yazıyordu” (Köprülü,F.,s.150) biçiminde tespit eder.
     Büyük mürşid hayatı boyunca irşad ve tebliğinde söz ve fiil birliğini sağlayanlardan birisidir. O bu haliyle insanlara tesir etmiş ve inandırıcı olmuştur. Söz ve fiil birliğini o kadar fazla gerçekleştirmiştir ki, çok sevdiği ve  model aldığı Hz. Peygamberden daha fazla yaşamayı “AR” kabul ettiğinden yer yüzünde yaşamayı doğru bulmamış ve yer altında hazırladığı çile haneye  kapanmıştır. “O sebepten  Altmış üçte girdim yere” (Eraslan,K.,s.65-75) mısralarıyla biten hikmetlerinde bu durumu geniş bir şekilde halka anlatır. Bu tavrıyla asırlarca insanların cazibe merkezi olmuştur.
     Denilebilir ki,dediğini yapan, yaptığını söyleyen bir tavır gerçek ve mükemmel eğitimcilere has bir özelliktir. Bu tavır Kur’anî olup en etkili ve kalıcı tavırdır. Pîr-i Türkistan Kur’anî olan bu özelliğiyle asırlarca Türk-İslâm coğrafyasının nadide aydınlatıcı “ışık şahsiyetler”inden biri olmaya devam etmiştir.
     Halkın en cahilinin bile kolayca anlayabileceği bir dille irşad ve terbiye faaliyetini sürdüren Pîr-i Türkistan tebliğinde daima Kur’an ve Sünneti esas ittihaz etmiş,bunlara aykırı hayat ve sözleri reddetmiştir. Bu tavrı o kadar açıktır ki, “bir vakit namaz kılmayanın domuzdan farkı olmayacağını söyleyecek derecede şer’i hükümlere bağlılık” gösterir (Köprülü,F.,s.76).
     Ahmed Yesevî Hazretleri, irşad ve mürebbiliğinde ferdi esas alır. Ona göre Kur’an ve Sünnetin muhatabı tek tek bireylerdir. Bu nedenledir ki,küçük âlem olarak kabul edilen ferdin eğitilmesi beraberinde insanlığın kurtuluşunu getirir.
       Divân-ı Hikmet tahlil edildiğinde bütün şiirlerinde ferdin merkez olarak kabul edildiği görülür. Dolayısıyla “Divan” bir tasavvufî ferdî ahlâk kitabı niteliğindedir(Köprülü,F.,s.160). Tebliğ ve irşadda ferdin esas alınması bütün tasavvufî akımlarda vardır. Bu anlayış doğru olup günümüzün bütün eğitici faaliyetlerinde karşımıza çıkar.
     Pîr-i Türkistan’ın tebliğ ve irşadda bir tek gayesi vardır. Halkı Allah’ın vazettiği şekilde yaşamaya davet etmek. Bu onun için vazgeçilmez ulvî bir gayedir. Köprülü : “Onu işgal eden biricik şey,halkı irşad ve doğru yola sevk düşüncesidir;tasvir ettiği dini menkıbeler,munacaatlar,feryatlar,istiğfarlar hep bu yüksek düşünceyle yazılmıştır” diyor (Köprülü,F.,s.150).
     Gaye insanı belirli ilkeler doğrultusunda yaşamaya alıştırmak olunca seçilen eğitim metodunun da ona uygun olması gerekir. Büyük mürebbi ve muallim olan Pîr-i Türkistan’da da bunu görüyoruz. Onun eğitim anlayışında gaye ve metot birbirini tamamlayacak şekildedir. Kısaca metot gayeye hizmet edebilecek yapıdadır.
     Onun eğitim metodu tasvir,telkin ve ikna etmeye dayanır. Hikmetlerle dolu şiirleri incelendiğinde nazmın ve hecenin basit bir dille kullanıldığı ve bol bol tasvire yer verildiği görülür. Tasvirlerde Cennet-Cehennem hali,Peygamberimizin ve diğer mürşitlerin vasıfları,dünya durumunun ve malının kötülükleri,sahte şeyhler ve cahillerin durumu gibi motifler kullanılmıştır.
     Telkin ve ikna için de sabır ve kanaatin iyiliği,dünyanın ahiret için bir ekip biçme yeri olmaktan fazla bir kıymeti bulunmadığı,hasisliğin,gevezeliğin,mizahın,fenâlarla dostluğun,hırs ve tamahın bir çok korkunç neticeleri,dünyanın fenâlar ve fenâlıklarla dolu olduğu gibi motifleri kullanmıştır(Köprülü,F.,s.160).
      İnsanları bu metotla eğitmeye çalışma hemen hemen bütün velilerde karşımıza çıkar. Onlar daha çok kendi kusur ve eksiklikleriyle meşgul olarak, bu duruma sebep olan nefsi tenkit ederler. Dolaylı olarak ve tasvir ederek anlatım tasavvufî anlayışlarda sıkça kullanılan bir metottur. Onlar bu tarzla “Kızım sana söylüyorum,gelinim sen anla” sözünde olduğu gibi Kur’an ve sünnette belirtilen ilim ve hadiseleri misal kullanarak ve öz eleştiride bulunarak insanları aydınlatmaya çalışırlar.
     Nefsi Emmareden nefsi Marziyeye yükselişin sağlanmasının hedeflendiği bir eğitme metodudur,bu metot. Onun hikmetlerini okuyan ve dinleyen her gönlü açık fert,kendisini o nasihatlere ve telkinlere muhatap kabul eder. Mesela;Gönlüm katı,dilim acı,kendim zalim; Kur’an okuyup amel kılmaz sahte alim;Garip canımı harcayayım,yoktur malım;Hak’tan korkup ateşe girmeden piştim işte(Eraslan,K.,s.57).derken kendi nefsinin zalim olduğunu,Kur’an’dan habersizlerin ancak sahtekar olacağını,bir canından başka bir şeyi olmadığını belirterek,kemale ermenin ancak Allah’ın  emirleri doğrultusunda yaşamakla mümkün olduğunu açıklar.
     İnsanı eğitmede örnek olmanın çok etkili olduğunu bütün eğitimciler kabul eder. Bilhassa sosyal öğrenme metotlarından biri olan taklit yönteminde modelin hususiyetleri üzerinde fazlaca durulur. Öğrenen,modelin nitelikleriyle ünsiyet ederse onları benimser ve kendine mal eder. Bunun için model şahsiyetin söz ve fiillerinde tutarlı olması gerekir. Pîr-i Türkistan olan mümtaz şahsiyet Ahmed Yesevî hazretleri de bu yöntemin önemini etrafındakilere telkin eder. Bir kıtasında “Sabaha kadar zikrini de sen,canın ile;dağ ve çölü bostan kıl sen,yaşın ile;taştan katı taşa yat sen,yanın ile;yoldan azan yüz bin gâfil merdan olur(Eraslan,K.,s.199) diyerek örnek olmanın ehemmiyetini dile getirir.
     Ona göre örnek alınacak ve nitelikleri benimsenecek olan Peygamberimiz(s.a.v.)dir.Bunu hikmetlerinde sürekli vurgular. Şu kıtalar bu gerçeği izah etmeğe yeter: “Fâsık,fâcir havalanıp yere basmaz;oruç,namaz kazâ kılıp misvak asmaz;Resulullah sünnetine değer vermez;günahları günden güne artar dostlar”(Eraslan,K.,s.171). “Hak Taâlâ iman atâ kıldı size;O Mustafa Hak resûlü idi bize;selam desen,kuvvet verir dinimize;değilse,kıldıkların hep yalan olur(Eraslan,K.,s.219). “Ümmet olsan,Mustafa’nın peşinde ol sen;dediklerini can ve gönülden hem kıl sen;gece ayakta,gündüzleri oruçlu ol sen;gerçek ümmetin rengi tıpkı saman olur(Eraslan,K.,s.221).
     İnsanların mutlak hak ve hakikatleri ilke edinerek yaşamalarını hedefleyen Pîr-i Türkistan’ın  tesiri bu dünyadan hicretinden sonra da devam etmiş ve özellikle Kazak-Kırgız bölgelerinde vazgeçilmez bir şahsiyet olarak varlığını devam ettirmiştir. Esasında tesirleri muhtelif tarzlarda bütün Türk-İslam coğrafyasında devam etmektedir.
     Sonuç olarak Pîr-i Türkistan namıyla günümüze kadar etkisini sürdüren Ahmed Yesevî Peygamberimiz(s.a.v.) efendimizin veda haccında inananlara emanet olarak tevdi ettiği “Duyanlar duymayanlara duyursun” emri mucibince insanlara “insan-ı kâmil” olmanın adabını ve hususiyetlerini tebliğ,talim ve tedris etmiştir.
     Pîr-i Türkistan’ın hikmetleri bir bütün olarak ele alındığı ve tahlil edildiği zaman,hikmetlerinde İslam’ın duyuş,düşünüş ve inanış tarzının çerçevesinin çizildiği görülecektir. Onun eserinde İslam’ın ilkelerine aykırılık bulunmaz.
      Hülasa-i kelâm onun şairliğinin ve mürebbiliğinin bir tek gayesi vardır. İslâm’ın cihanşümul mesajını gönüllere nakşetmek ve ferde felâhın(kurtuluşun)yolunu benimsetmektir.  


Hayatı
         Kazakistan'ın Sayram kasabası'nda doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hem babası hem de anası tasavvuf ehlinin büyüklerinde  İbrahim Ata ( Şeyh İbrahim )’nın bağlılarındandır.
      Ahmet yesevî hazretlerinin  yesevîlği doğduğu yerle ilgili değildir. Bilindiği gibi eskiden ilim ve irfan erbabı künye kullanırdı. Künyeler ya doğduğu veya meşhur olduğu bir şeyle ilgili olurdu. İşte  Ahmet Yesevi.. Künyesini, doğduğu yer olan Sayram'dan değil, ilk öğrenimini yaptığı; düşüncesinin oluştuğu, ününü ve hizmetlerini kıt'alar ötesine taşıyacak fikri yoğunluğun saf, temiz, gencecik sinesine yüklendiği "Yesi"den aldı.
     Öğreniminin ekseriyetini  "Yesi"de tamamladı. İlk olarak  Arslan Baba'ya intisap etti. İlk eğiticisi Arslan Babanın vefatından sonra ünlü mutasavvıf Yusuf Hemedani'ye bağlandı. Yusuf Hemedanîye bağlandıktan sonra o devrinin önemli  ilim merkezlerinden birisi olan  Buhara'ya geldi.  Buhara’da İslam İlim dallarının ekseriyetini tahsil etti. Bir taraftan O devrin bütün ilimlerini en üst seviyede tahsil ederken, diğer yandan ünlü Hemedani'den tasavvufî eğitim aldı.
     Ahmet Yesevi şeyhi Yusuf Hemedanî’nin  vefatından sonra bir müddet daha Buhara’da  kaldı,olgunlaşmasını burada tamamladı. Daha sonra Yesi'ye dönerek ömrünün sonuna kadar orada kaldı. Onbinlerce öğrencisini orada yetiştirdi. O yetiştirdiği talebeleri vasıtasıyla sadece Maveraünnehir değil, bir eliyle uzak doğuyu, diğer eliyle Avrupa içerilerini ve bu ikisi arasında kalan ne kadar "bölge","ülke" varsa oralar insanını Kur'an ve Sünnet temelinde tutacak "Müfredat"ını, "Program"ını orada geliştirdi, pekiştirdi. Böylece Yesi, Ahmet Yesevi'ye hem O'nu barındıran bir kutlu beşik; hem bildiklerini öğrencilerini eğiteceği bir mekan; hem de  Hoca'larından aldığı "Emanet-i Peygamberi"yi uzaktaki insanlara bile aktaracak bir alan oldu.

     Fikirleri
       O fikirlerini “hikmet Metodu” ile yaydı. Hikmet Metodu" Hoca Ahmet Yesevi ve takipçilerinin "İslami Tebliğ" metodu sevdirici, bütünleştirici, okşayan-teşvik eden-ısındıran, güler yüzlü bir metot idi. O'nun İslamiyet’e "Hikmet" metoduyla davet ilahi emrine tam mutabık şiir, deyiş/söyleyiş ve anlatımlarına "Hikmet" adını vermesi sebepsiz değildir. "Hikmet" kitaplarında yer alan şiir ve deyişlerinde Ahmet Yesevi "Kuran" ve "Sünnet"e tamamıyla sadık çağrılar, tembihler, ikazlar yapmakta olduğu görülür.
      Bu metot, Kur'an’ın  ayetlerinde ifadesini bulan İslami tebliğ usulünün ta kendisi olduğu gibi; İslami
tebliğdeki "İnsanlara akılları ve anlayış seviyeleri"ne göre hitab edilmesi prensibinin de gereğidir. O'nun; "Nice desem, işitici-bilen hani Habersize desem, gönlü karışır, dostlar" deyişi, bu konudaki hassasiyetini gösterir.



 HİKMET’lerden seçmeler.

Benim hikmetlerim hadîs hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim süphan’ın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kur'an'ın anlamı

 *************************

  Neden Türkçe Hikmet söylediğine dair bir hikmet.

Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül dilini
Ayet - hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar
Miskin hafız Hoca Ahmet yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçe'yi

 İlim ve bilginin önemi ile ilgili  Hikmet

Ey dostlar, cahil ile yakın olup
Bağrım yanıp, candan doyup öldüm ben işte.

***************************
Cahil ile geçen ömrüm nar sakar
Cahil olsan cehennem ondan çekinir
Cahil ile cehenneme doğru kılmayın sefer
Cahiller içinde yaprak gibi soldum ben işte

*******************************
İlim, iki inci, beden ve cana rehberdir
Can âlimi Hazret'ine yakındır
Muhabbetin şarabından içer
Öyle âlim, gerçek âlim olur dostlarım,


Hikmet’lerin kaynağı

Benim hikmetlerim hadis hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim Süphan'ın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kur'an'ın anlamı

 ***************************

İlahi Aşk’a dair Hikmet


Dertsiz insan insan değil, bunu anlayın
Aşk'sız insan hayvan cinsi, bunu dinleyin
Gönlünüzde Aşk olursa, bana ağlayın
Ağlayanlara gerçek Aşk'ımı hediye eğledim.
Aşk'sızların hem canı yok, hem imânı,
Resûlullah sözün dedim mânâ hani.

********************************
Aşk davasını bana kılma, sahte aşık,
Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok,
Muhabbetin şevki ile can vermese,
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok.

Aşk bağı sıkıntı çekip yeşertmesen,
Hor görülse nefsini öldürmesen,
"Allah" diyerek içe nuru doldurmasan,
Vallah, billah sende aşkın eseri yok.

Hak zikrini can içinden çıkarmasan,
Üçyüz altmış damarlarını kımıldatmasan,
Dörtyüzkırkdört kemiklerini kul eylemesen,
Yalancıdır Hakk'a aşık olduğu yok.

Rahatı bırakıp can sıkıntısını hoşlayanlar
Seherlerde canını incitip çalışanlar,
Hay-u heves, ben-benliği terk edenler,
Gerçek aşıktır, asla onun yalanı yok.

Kul Hoca Ahmet, candan geçip yola gir,
Ondan sonra erenlerin yolunu sor,
Allah diyerek, Hakk'ın yolunda canını ver,
Bu yollarda can vermesen, imkânı yok.

 *********************************


   Bir başka Hikmet
Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol,
Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol,
Mahşer günü dergâhına yakın ol,
Ben - benlik güden kişilerden kaçtım ben işte.

***************************************
 Sahtekârlara karşı bir hikmet

"Talibim" deyip söylerler vallah, billah insafsız
Namahreme bakarlar, gözlerinde yok insaf;
Kişi malını yiyerler, çünkü gönülleri değil saf
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük.

Zâkirim deyip ağlar, Çıkmaz gözünden yaşı;
Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı;
Oyun-hile kılarlar, malûm Hüda'ya işi,
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük.

 
 

 Kısaca Hikmet’lerde  Yesevî anlayışının şu ana ilkelerini bulmaktayız:

Allah’ın varlığına ve tekliğine inanmak,

Kur'an'a uymak,

İslâm'a dayalı yolda yürümek,

İnsanın kendisini disipline etmesi,

Belli zamanlarda benlik muhasebesi yapmak

olarak özetleyebiliriz.

Ayrıca, Yesevî'liği kabul eden kişinin de :

Hakk'ı bilmek,

Kalbinde Allah ve İnsan sevgisi taşımak,

Cömert olmak,

Gerçekleri kabul etmek,

Geçer ve doğru bilgili olmak,

Kanaatkar olmak,

Nefsine hakim olmak,

Kendini bilmek,

Gönül gözü ile görmek,

                                            

   KAYNAKLAR

1-ERASLAN  Kemal :Divân-ı Hikmet’ten Seçmeler,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara 1983.
2-KÖPRÜLÜ  Fuad   : Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar,D.İ.B. Yayınları,Ankara  1976.
3-İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ,c.I.,İstanbul