12 Ekim 2009 Pazartesi

AHİLİK TEŞKİLATININ VİZYONU,MİSYONU VE ORGANİZASYONU

AHİLİK TEŞKİLATININ VİZYONU,MİSYONU VE ORGANİZASYONU

Dr. Veysi ERKEN

GİRİŞ

İçinde bulunduğumuz asır sivil toplum örgütlerinin cemiyet hayatında çok aktif hale geldiği bir dönemdir. Modern devletler toplum hayatının şekillendirilmesinde sivil örgütlerin önemini kavramış ve görevlerinin büyük bir kısmını adı geçen örgütlere devretme eğilimine girmiştir.

Bir milletin varlığını devam ettirebilmesi bünyesinde oluşan sivil toplum örgütlerinin milletin bekası doğrultusunda faaliyet göstermeleriyle doğru orantılıdır denilebilir. Sivil toplum örgütleri ve kurumları genel anlamda kurucuları tarafından belirlenen amaçlar ve hedefler doğrultusunda faaliyetlerini sürdürürler.

Sivil toplum örgütlerinin ve kurumlarının oluşmasında toplumun kültürel değerleri önemli yer tutar. Örgütlerin kuruluşunda ve işleyişinde kültürel değerlerin tesiri göz ardı edilemez.

Türk milletinin tarihi seyrini ve gelişim sürecini analiz ettiğimizde diğer toplumlarda olduğu gibi bünyesinde sivil toplum örgütlerinin oluştuğu ve bunların toplum hayatını derinden etkilediği görülür. Tarihi süreç içerisinde Türk sosyal hayatını derinden etkileyen sivil örgütlerin başında Ahilik teşkilatı gelir.

Bir örgütün varlığını yüzyıllarca devam ettirebilmesi ve içinde bulunduğu topluma hizmetinin doğru anlaşılması onun temel özelliklerinin analizini gerektirir.

Ahilik teşkilatının bu bağlamda analız edilmesi kültürümüzün anlaşılmasını ve oluşturulacak yeni sosyal organizasyonlara ışık tutacaktır.

VİZYON

Vizyon bir örgütün görünümünü ve felsefesini yansıtır. Kardeşim anlamında olan “Ahi” kelimesini örgütün adı kabul eden bir anlayışın vizyonu “tek tek küçük değil,hep birlikte büyük hedeflere” mantığına dayanır. Vizyon,örgütü ileriye yönelten yol gösterici bir ışıktır.

Vizyon ,örgütlerin küllî bir resminin çizilmesini,üyeler arasında paylaşılan bir amacın oluşmasını,elde edilecek neticelerle ilgili düşünmeyi,değişime uyumu ve değişime yön vermeyi,fertlerin güçlerinin en son noktasını örgüt için harcamasını sağlayan bir ışık durumundadır. İyi belirlenmiş bir vizyon iki temel bileşenden teşekkül eder. Birincisi örgütün vazgeçilmez niteliklerini ortaya koyan çekirdek ideoloji,ikincisi örgütün olmayı,başarmayı ve yaratmayı düşündüğü arzularıdır. Olmak,başarmak ve arzulamak değişmeyi ve ilerlemeyi gerektiren hususlardır ki,bunlar örgütün değişen yönünü ortaya koyar.

“Etkili her vizyon,örgütün çekirdek ideolojisini içermelidir.,çekirdek ideoloji de iki ayrı parçadan oluşur: Yönlendirici ilke ve öğretiler sistemi olan temel değerler ile örgütün en temel varlık nedeni olan temel amaç”Collins, J.C., Porras,J.I. : Şirketinizin Vizyonunu Oluşturmak,Değişim,MESS No:291,İstanbul 1999,s.33.

Temel değerler örgütün veya örgüt mensubunun şartlar ne olursa olsun korumayı ve yaşama değeri olarak kabul ettiği ilkelerdir. Vazgeçilmezliği ifade eder.

Tasarlanan gelecek “bir hedef” ve bu hedefe ulaşmanın neye benzeyeceği konusunda “canlı tanım”lar olmak üzere iki temel unsurdan oluşur. Tasarlanan gelecek örgüt mensubu fertler için büyük öneme sahiptir. Çünkü,örgüt mensupları her zaman ulaşılabilir ve gerçekleşebilir hedefi önemser ve tanımlanabilir bir durumda hedefi görmek ister.

Ahilerin vizyonunu oluşturan temel değerler ve temel amaçları anlamak için onların hayat nizamnameleri durumunda olan kaynakları dolayısıyla fütüvvetnameleri incelemek gerekir. Fütüvvetnameler Ahiliğe katılanların ellerinden düşürmedikleri ve günlük hayatlarına tatbik etmeğe çalıştıkları ilkelerin izah edildiği eserlerdir. Bir nevi temel ana kanunlardır. Bilinen ilk futuvetname olan Ebu Abdi’r-Rahman Muhammed İbn el-Hüseyn es-Sülemi’in Kitab’u- Futuvve isimli eserinden itibaren yazılmış olan bütün eserlerde Ahi örgütü olan futuvvete ait

ilkeler, değerler ve hedefler sıralanır. Hatta ilkeler ve değerler bütün futuvvetnamelerde tekrar gibidir. (Geniş bilgi için bak: Es-Sulemi Tasavvufta Futuvvet, Çev. Süleyman Ateş,A.Ü. İ.F.

Yayınları,Ankara 1977, Gölpınarlı,İslam ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynakları, İ.Ü. İ.F. Mecmuası,C.II,İstanbul 1950, Ek Beş Adet Fütüvvetname.)

Fütüvvetnamelerdeki ilkeler Ahilerin günlük hayatının her alanını ve her anını ilgilendirir. Hayatın bütününü kuşatıcıdır.

Ahilerin vizyonun temel değerlerini oluşturan -değişmez ve vazgeçilmez kabul edilen- ilke ve öğretiler Ahilerin hayat düsturları durumunda olan fütüvvetnamelerde şu şekilde sıralanır :(Tuhfat-al- vasayâ, s.216-219)

1-Namazı bırakmamak. Çünkü namaz insanı her türlü kötülükten uzak tutar.

2-Haya sahibi olmak Haya,insanın toplum içindeki itibarını arttırır.

3-Dünya hayatına esir olmamak. Fani olanları kutsayıp yüceltmek insanın itibarını yok eder.

4-Nefsin esiri olmamak. Nefis esareti kötü iste,arzu ve davranışın başlangıcıdır.

5-Helal kazanç sahibi olmak. Helal olan kişinin eliyle,çalışmasıyla kazandığı şeyden yediğidir. Ahilik örgütünün en önemli vazgeçilmez ilkelerinden birisidir. Bu ilke çalışma hayatının dinamik bir hal almasını sağlamıştır.

6-Ahilerden muhtaç olanlara ihsan ve keremde bulunmak. Sosyal ve iktisadi hayatın cömertliye ve yardımlaşmaya dayanmasını sağlayan temel ilkelerden birisidir. Başkalarıyla birlikte büyük hedeflere ulaşmayı sağlar.

7-İyiliği emretmek,kötülükten alıkoymak. Ahilik örgütünün iç denetim yoluyla oluşabilecek haksızlıkların ve yanlışlıkların giderilmesini sağlayan bir ilkedir.

Fütüvvetnamelerden çıkardığımız prensiplerden hareketle Ahilik örgütünün vizyonunun temel değerler alanını oluşturan kısmını kısaca;

-Teşkilatın toplumsal sorumluluğu

-Hizmette mükemmellik

-Dürüstlük ve doğruluk

-Ortak yaşama

temel ilkelerden meydana geldiğini ifade edebiliriz.

Ahilik örgütünün çekirdek ideolojisinin ikici kısmını oluşturan temel amaç onun varlık nedenidir. “Mükemmel ve müreffeh bir toplum hayatını oluşturmak”. Farabinin ifadesiyle Medinet’ül- Fadıla’yı kurmak. Bu gerçekleşir mi? Esasında örgütlerin amaçları “ufuktaki kılavuz bir yıldız gibidir ,sonsuza kadar izlenir,ama asla ulaşılmaz. Kendisi değişmese de amaç değişime esin kaynağı olabilir. Amacın asla tam olarak gerçekleştirilememesi,örgütlerin değişimi ve ilerlemeyi hızlandırmayı hiçbir zaman durduramaması anlamına gelir.” (James,Colins,s.37)

Ahilik örgütünün vizyonunu oluşturan temel bileşenlerden birisi de tasarlanan gelecektir. Tasarlanan gelecek örgütün hedeflerini ifade eder. Hayal ve arzuları da içeren tasarlanan gelecekle örgüt her mensubuna “bir meslek ve toplumsal değerleri” kazandırmayı hedeflemiş ve arzulamıştır. Kısa sürede her mensubu hüner ve maharet sahibi yapmanın yanında,toplumsal değerleri yaşatmak hedef kabul edilmiştir.

İbn Batuta’nın da seyahatnamesinde belirttiği gibi Ahiler birer sanat sahibi olup,ortak toplumsal değerleri beraber yaşamayı hedefleyen gruplardır. (İbn Batuta,s.8) Meslek sahibi olmayan bir Ahi tasavvur edilemez. Her fert kabiliyetlerine göre bir mesleğin maharet ve hünerlerini kazanır,iş sahibi olur ve sosyal hayata katkısı söz konusu olur. Mesleği olmayanın başkalarına faydası olmaz. Toplumun mutluluğu ve güçlülüğü ancak her ferdin bir meslek sahibi olarak toplumsal hayata kattı sağlamasıyla mümkündür.

Her Ahinin önüne konulan hedefle ilgili canlı tarif, itibar,güç ve kudret sahibi olmak, hüner ve maharetten geçer.

MİSYON

Misyon yüklenilmiş görevi ifade eder. Gönüllü birlikteliğe dayanan örgütlerde en önemli misyon,örgütün amacı doğrultusunda mensuplar arasında ortak şuur ve hedeflere ulaştırıcı müşterek nitelikler oluşturmaktır ki,görev yerine getirilebilsin.

Bir sosyal organizasyon olan Ahiliğin de diğer örgütlerde olduğu gibi amacı doğrultusunda bir misyon yüklendiği görülür. Ahiliğin temel misyonu mükemmel fertler yetiştirerek mükemmel topluluklara ulaşmak,âlemi nizama sokma yoluna yapışmak (Tuhfat-Al- Vasayâ, s.209) ve bu şekilde “insanlara ve insanlığa hizmet” edebilmektir.

Aleme nizam ve hizmet verme iddiasında olan Ahiler,misyonlarını yerine getirebilmenin yolu önce kendilerinin mükemmel olmalarından geçtiğinin şuurundalar. Ahi evvel emirde kendisine çekidüzen vermesi gerekir ki,inandırıcı olsun.,hizmet edebilsin. Bu nedenledir ki,misyon gereği önce fertte,bir başka ifadeyle mensupta aranacak nitelikler tespit edilir ve sıralanır. Bu bağlamda Ahi : “Huyları güzel olan,namaza devam eden,zekatını veren,babasına ihsanda ve itaatte bulunan,komşusunu ağırlayan,eline geçeni veren,işlerini güzelleştiren,sözlerinde doğru olan,amellerini en güzel bir hale getirmeye çalışan,sırlarını saklayan,ahdi koruyan,sevgiye riayet eden,doğrulukta,arılıkta,muamelede bulunan,yalanı ve riyayı atan,helal kazanca koyulan,ulaşmak için arılaşan,haramı bırakan,halka ihsan eden,kendisinden çekilenleri dolaşan,ona vermeyene veren,zulmedeni bağışlayan,kötülük edene iyilik eden,şeriata mulazemette bulunan,hakikate giren,kardeşlerinin haklarını eda eden,komşularına karşı müsamahada bulunan,ihsanlarla keremler eyleyen,onlardan uzak olanı soran,yakındakini dolaşan,hastayı ziyaret edip halini,hatırını soruşturan kişidir” biçiminde nitelendirilir. (Tuhfa,s.209)

Kısaca Ahinin “üç şeyi bağlanır,üç şeyi açılır: Gözü haram olan şeylere,ağzı günah olan sözlere,eli zulümlere bağlanır. Kapısı konuklara, kesesi kardeşlerden ihtiyacı olanlara,sofrası butun açlara açılır” (Tuhfa, s.209)

Fertler mükemmel olunca oluşan topluluklar da mükemmel olur. Misyon bu anlamda fertten cemiyete yükselişi ifade eder. Mükemmel fertlerden oluşan topluluklar hem yakın hem de uzak çevrelerini kolay bir şekilde tanzim edip hizmet edebilirler.

Ahilerin toplumla ilgili misyonları fütüvvetnamelerde kısaca “Ayende ve Ravende”ye yani gelene-geçene hizmet biçiminde belirtilmiştir. İbn Batuta Ahileri tanıtıp toplumla ilgili misyonlarını izah ederken “Bunlar Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde,şehir,kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama,onlarla ilgilenme,yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama,ihtiyaçlarını giderme,onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve örneklerine dünyanın hiç bir yerinde rastlamak mümkün değildir” tespitinde bulunur (İbn Batuta Seyahatnamesi Seçmeler,Çev. İsmet Parmaksızoğlu,MEB Yay,İstanbul 1993,s.7-8.

Misyonları gereğince bir şehirde hükümdar bulunmadığı takdirde Ahilerin hükümeti yönetmeleri söz konusudur. İbn Batuta,A.g.e.,s.26.

ORGANİZASYON

Bir düşüncenin başarılı olabilmesi vizyon ve misyonunun geçerliliği kadar iyi bir organizasyona da sahip olması gerekir. Ahilik kuruluşunu bu bağlamda incelediğimizde günümüzde geçerliliği çok yüksek olan ve değişim yönetimi anlayışında sıkça kullanılan bir organize olma türü karşımıza çıkar.

Organizasyon,örgütlenmenin iki yönünü ifade etmede kullanılır. Birincisi yapıyı,bir başka ifadeyle ilkeler,kurallar ve ilişkiler dizisini, ikincisi yapının işletiliş tarzını yani süreci ifade eder.

Bir düşüncenin hayata geçirilmesini kolaylaştıran veya zorlaştıran faktörlerin başında organizasyonun tipi rol oynar. İlkeler ve kurallarla oluşturulan mevkilerde oturanların ilişkileriyle amaç doğrultusunda belirlenmiş hedefleri gerçekleştirme çabasına katkı sağlayacak personelin nitelikleri başarıdaki temel faktörleri oluşturur.

Örgütlenme yapısını incelerken ilke ve kuralların yatay ve dikey ilişkilere zemin teşkil ettiği görülür. Genel anlamda dikey ilişkiler ağını benimsemiş örgütlenme biçimlerinde bürokratik yapı ağırlıktadır. Yatay ilişkiler ağının geçerli olduğu örgütlenme biçimlerinde ise bürokratik görünüm daha azdır.

Ahilerin; vizyonları doğrultusunda misyonlarını yerine getirebilmek için oluşturdukları organizasyonlar yatay teşkilatlanmayı esas alan ve bürokratik unsurlardan uzak yapıdadır. Ahilerin organizasyonlarında her ferdin bir “değeri” olup günümüzde model alınmaya çalışılan “faaliyet örgütü” ve “Enformasyon örgütü”nün örneğini teşkil eder. Faaliyet türü örgütlenmelerde “emir komuta” anlayışı ön plana çıkarken enformasyona dayalı örgütlenmelerde uzmanlık esas kabul edilir.

Bu bağlamda Ahilik teşkilatının organizasyonunu incelerken devrin şartlarını,iktisadî şartları ve faaliyette bulunulan coğrafyayı göz önünde bulundurmak gerekir. Geniş bir coğrafyada faaliyet gösterme gücü elde eden Ahilik teşkilatının organizasyonunu iki aşamada incelemekte fayda bulunmaktadır. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethine kadar olan dönem birinci aşama,İstanbul’un fethinden sonraki dönem ikinci aşama.

Birinci aşamada Ahiler misyonları gereğince toplumun bütün kesimlerini kuşatıcı bir organizasyon türü oluşturmuşlardır. Şeyh,Ahi, Feta silsilesinden ibaret olan organizasyon yapısı emir -komuta tarzında işlemekte ve her zaviye ayrı bir birim olarak faaliyetlerini sürdürecek biçimde tanzim edilmiştir. Her zaviyenin başında bir Ahi ve geniş bir coğrafyada faaliyet gösteren organizasyonun başında bir şeyh bulunmaktadır. Anlaşılacağı üzere daha çok aynı mesleği icra edenlerin oluşturduğu küçük birimler,bir başka ifadeyle zaviyeler ve bu birimler arasında hedef birliğini sağlayan manevi bir otorite.

Zaviyeler bir hizmet için gereken bütün unsurlarla donatılmış ve amaç doğrultusunda belirlenmiş hedefleri gerçekleştirme ortamları olmuştur. Zaviyeye bağlı her fert organizasyonun “ayrılmaz” ve “vazgeçilmez” parçası olarak telakki edilmiştir. Aynı şekilde “feta” olarak nitelendirilen kişiler de kendilerini sistemin vazgeçilmez unsuru olarak görmüşlerdir. Bir başka değişle Ahiliğe katılanlarda mensubiyet şuuru en üst noktaya ulaşmıştır denebilir.

İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı devleti teşkilatlanmasını tamamlamış ve her konuda “güç” sahibi olmak istemiştir. Fetihten sonra Ahiliğin bazı fonksiyonları zayıflamış veya yok olmuştur. Dolayısıyla teşkilatlanma biçiminde az da olsa farklılıklar ortaya çıkmıştır.

Fetihten sonra yerleşik hayata uygun olarak bir teşkilatlanma modeli ortaya çıkmış ve her esnaf zümresi için ayrı birimler oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde her esnaf teşkilatını temsilen oluşan birimler kendi alanlarıyla ilgili nizamnameleri ve tüzükleri hazırlamış ve uygulamaya başlamıştır. İç işlerinde kendi ilke ve kuralları çerçevesinde faaliyetlerini sürdüren birimler,halkla ve birimler arasındaki münasebetler fütüvvetnamelerdeki ve genel hukuk ta yer alan ilkeler çerçevesinde yürütülmeğe çalışılmıştır.

Bu aşamadaki organize olma biçiminde genel anlamda bir değişiklik olmamış,geleneksel yatay örgütlenme tarzı sürdürülmüştür. Yatay örgütlenmenin en önemli özelliği her birimin birbirinden bağımsız olmasıdır. Sanayi siteleri konumundaki bedestenlerin meseleleri yerinden yönetim anlayışı çerçevesinde çözülmeye çalışıldığı bir örgütlenme tarzıdır. Bu tarzda yerinde çözülemeyen meseleler merkezi otoriteye intikal ettirilir.

Örgütlerin içindeki kademelerde az da olsa bir artış ve farklılıklar olmuştur. Kademe sayısında azalma çoğalma görülmekle birlikte bu aşamadaki örgütsel kademeler en son haliyle şu şekilde sıralanabilir;

1-Doğrudan Yönetim Kademesi Olanlar;

a-Yiğitbaşılık,

b-Kethüdalık,

c-Nakiplik,

d-Şeyhlik,

e-İdare Heyeti

2-Doğrudan Yönetim Kademesi Olmayan;

a-Muhtesiplik

b-Kadılık.

Organizasyonda yer alan her kademe problemleri yerinde ve zamanında çözmesi beklenen alan olarak görülür. Mümkün olduğunca örgütle ilgili ortaya çıkabilecek hiç bir sorun bir üst kademeye iletilmez. Çözümü ulunamayan konular bir üst kademeye iletilir. Bu örgütlenme biçiminden anlaşılacağı üzere günümüzde geçerliliği en yüksek örgütlenme modelini asırlar önce atalarımız başarıyla uygulamışlardır.

Bu bağlamda örgütte yer alan yönetim kademelerinin görevleri şu şekilde sıralanabilir.

1-Doğrudan Yönetim Kademesi Olanlar

a-Yiğitbaşılık

Seçimle iş başına gelinen en alt yönetim kademesidir. En alt kademe olduğu halde örgüt üyeleriyle örgüt üyesi olmayanlar arasında ortaya çıkan ihtilafların ilk çözüm yeridir. Halledilemeyen sorunlar bir üst kademeye iletilir. Yiğitbaşı’nın başlıca vazifeleri şu şekilde sıralanabilir;

1-Kethüda ile üyeler arasındaki işleri takip etmek,

2-Üyeleri denetleyip,ihtilaf ve sorunlarıyla meşgul olmak ve onları çözmek,

3-Mahkemede üyeleri kethüda ile beraber temsil etmek,

4-Cezaları infaz etmek,

5-Üyeler için temin edilen malzemeyi taksim etmek,

6-Kalfalığa terfi edecekleri tespit etmek ve tezkiye etmek,

7-Merasimlerde kethüdaya yardım etmek,

8-Kethüdanın olmadığı hallerde onu temsil etmek,

a-Kethüdalık

Üyelerin merkezi teşkilatla iletişimini sağlayan makamdır. Kethüdalar seçimle işbaşına getirilir. Bu makama seçilmenin ön şartları vardır. Belirlenmiş şartları yerine getirmemişler aday olamazlar. Başlıca görevleri şunlardır;

1-Üyelerin işlerini nezaret etmek,

2-Üyelerin iş yeri ruhsatlarını düzenlemek,

3-Üyeler arasında çıkan ve yiğitbaşının halledemediği sorunları ve ihtilafları çözmek,

4-Merkezi otoritenin emirlerini üyelere iletmek,

5-Ceza vermek ve kadılıkça verilen cezaları infaz etmek,

6-Merasim günlerini kararlaştırmak.

c-Nakiplik;

Fütüvvet geleneğinden kalma bir makamdır. Seçimle gelinir. Başlıca görevleri;

1-Üyeleri denetlemek,

2-Merasimlerde şeyhi temsil etmek,

3-Merasimlerde dua etmek,

4-Ustalığa terfi eden üyelere peştemal kuşatmak,

5-Şeyhin istediği üyeyi zaviyeye davet etmek,

6-Üyelerin isteklerini şeyhe iletmek,

7-Zaviyenin hizmetlerini yürütmek.

d-Şeyhlik;

Ahilik organizasyonunda tam otoriteye sahip olunan makamdır. Şeyhliğe seçimle gelinir. Bilgi ve tecrübenin yanında aranılan temel nitelik dindarlıktır. Alt kademelerin halledemediği sorunları çözme makamıdır. Şeyhin başlıca görevleri;

1-Merasimde üyelere başkanlık etmek,

2-Üyelerle ilgili suç ve cezaları incelemek ve ehl-i hibre (bilirkişi) ile cezaları onaylamak veya reddetmek,

3-Üyeleri merkezi otoriteye karşı temsil etmek,

4-Üyelere malzeme temin etmek,

5-Üyelerin diğer işlerini yürütmek.

e-İdare Heyeti

Seçimle iş başına getirilen yiğitbaşı,kethüda,nakip ve şeyhle beraber alanında temayüz etmiş nitelikli üyelerden oluşur. Organizasyonun yönetim kuruludur. İdare heyeti her ayın ilk ve üçüncü Cuma günlerinde olmak üzere ayda iki defa toplanır. Üyelerle ilgili alınmış kararları ve üyeleri ilgilendiren gelişmeleri inceler ve gerekli tedbirler, almaya çalışır. Başlıca Vazifeleri şu şekilde sıralanabilir;

1-Üyeler arasındaki ihtilafları halletmek,

2-Gelişmeleri üyelere aktarmak,

3-Borç isteklerini görüşmek ve karara bağlamak,

4-Mesleki ve ticarî ahlâkın korunması için gerekli tedbirleri almak,

5-Kalite kontrolü yapmak ve kalitenin yükseltilmesi yönünde tedbir almak,

6-Gerektiğinde fiyatlar belirlemek,

7-Üretimde düşmeyi engelleyici tedbirleri almak ve bunları uygulamak,

8-Üretim için gerekli hammaddeyi temin etmek,

9-Üyeleri zarara sokacak fiyat hareketlerini denetlemek,

10-Üye-merkezi otorite arasındaki münasebetleri düzenlemek.

Buraya kadar yapılan izahattan anlaşılacağı üzere ahilik teşkilatı tamamen sivil bir organizasyon oluşturmuş ve kendi sorunlarını kendi içinde hal yoluna gitmiştir. Günümüzün en geçerli organizasyon türüdür denilebilir.

Bununla birlikte organizasyonun dışında kalan toplum kesimleriyle de ilişkiler ve ilişkilerden doğan ihtilaflar söz konusudur. Bu durumda genel hukuk kuralları ve bu kuralların uygulayıcıları devreye girer. Organizasyon içinde yer almamakla birlikte organizasyonu da ilgilendiren yönetim birimleri şunlardır.

2-Doğrudan Yönetim Kademesi Olmayan Birimler;

a-Muhtesiplik,

Mutesiplik toplum adına denetim görevi ifa eden bir birimdir. Batı demokrasilerinde yaygın olan kamu hakemliği niteliğindedir. Toplumun diğer katmanlarında olduğu gibi ahilik organizasyonunun üyeleri tarafından icra edilen faaliyetler ve gerçekleştirilen üretim muhtesipler tarafından denetlenir ve gereken işlemler yapılır. Muhtesiplerin çözemediği sorunlar kadılığa intikal ettirilir.

b- Kadılık;

Ülkenin genel hukuk kurallarının uygulandığı hukuk birimidir. Her türlü ihtilafın çözüm yeri durumundadır.

Buraya kadar yapılan izahattan anlaşılacağı üzere ahilik organizasyonu ülkenin genel hukuk kurallarına bağlı olmakla birlikte kendi iç dinamikleriyle işleyen bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda denilebilir ki,organizasyonun mükemmel işleyişi bütün mensupların kendilerini “ayrılmaz” ve “vazgeçilmez” biçiminde telakki etmeleriyle sağlanır.

SONUÇ

Tarihi süreç içerisinde incelendiğinde Ahilik teşkilatı başlı başına bir yaşama tarzı oluşturmuş ve bu yönüyle başka kültürlere ve devletlere ilham kaynağı haline gelmiştir. Oryantalistlerin Ahilik teşkilatı ile ilgili araştırma ve incelemeleri bunun en önemli delilidir.

Günümüzün yükselen değerleri olan temel ilkeleri asırlar önce Ahiler tarafından vizyon haline getirilmiş ve üyeleri tarafından “vazgeçilmez” derecede benimsenmesi sağlanmıştır.

Ahilerin misyonu herkese hizmet biçiminde belirlendiğinden bütün insanların kollanması hedeflenmiş ve bu doğrultuda çalışılmış ve organizasyon oluşturulmuştur.

Organizasyon biçimi birbirinden bağımsız fakat birbiriyle ilgili ve hareket birliği olan yatay birimlerden oluşturulmuştur. Görev esasına göre önerilen dizayn modelinin en güzel türüdür.

Bu bağlamda kısaca denilebilir ki, Ahiliğin doğru anlaşılması ve vizyon, misyon ve organizasyon biçiminden günümüzde de, özellikle iş dünyasında faydalanılması Türkiye Cumhuriyeti Devletine büyük bir değer katacaktır.

KAYNAKLAR

Bayram,Mikail:Ahi Evran Kimdir? Türk Kültürü Dergisi s.191,Ankara 1978.

Bayram,Mikail:Anadolu Bacıları,Tercüman Kadın Ansiklopedisi,c.ll,İSTANBUL 1984.

Çağatay,Neşet:Ahlakla Sanatın Bütünleştiği Türk Kurumu Ahilik Nedir?TESK Yayını NO 40, Ankara Tarihsiz.

Erken,Veysi:Bir Sivil Örgütlenme Modeli Ahilik,Se-ba Yay., Ankara 1998.

Güllülü,Sebahattin:Ahi Birlikleri,İstanbul 1977.

İbn Batuta:İbn Batuta Seyahatnamesinden Seçmeler,(Çev:Parmaksızoğlu,İ) İstanbul 1993.

11 Ekim 2009 Pazar

DEVLET ANLAYIŞLARI, SEÇKİNCİ BAKIŞ VE MUHALİF DURUŞ

DEVLET ANLAYIŞLARI, SEÇKİNCİ BAKIŞ VE MUHALİF DURUŞ

Veysi ERKEN

Hepimizin standart insanlar olmamız

tercih ediliyor-aynı biçimde düşünmek, aynı

biçimde hareket etmek,aynı biçimde yaşamak

ve aynı şeye inanmak. Oysa özgür düşünme bir

seçenek değil,bir haktır. Seçim yapmak cesaret

ve enerji gerektirir. Güçlü ve bağlayıcı bir

seçim yaptığınızda,hedefinize odaklanırsınız.

Hayatta bir şeyi başaran herhangi birinin

birçok seçeneği vardır,ama bunlardan sadece

birisi başarmak istediği şeydir.

Pat MESİTİ

Her sarsıntı toplumu oluşturan bireylerin zihnindeki tasavvurları farklılaştırır. 28 Şubat post-modern darbesi bireylerin oluşturduğu gruplarda ve toplumun bütününde sarsıntı meydana getirmiş ve bunun akabinde bireyler zihinlerindeki “tasavvurları” sorgulamaya başlamışlardır.

Özellikle post-modern darbeden sonra en çok sorgulanan tasavvurların başında devlet anlayışı, lider ve önderlerin tutumu ve muhalif duruşlardır.

Çok partili seçimlerden sonra ülkemizde dört büyük darbe olmuştur. Bu darbelerin bir kısmı toplumun bütün kesimlerini sarsmamış ve gruplar darbecilerin kendilerine biçtikleri role göre konumlanmışlardır. 60’ darbesinden sonra demokrat partili kesim hüzünlenirken oligarşik bürokrasi ve onları kışkırtan kesimler sevinmişlerdir.

71 muhtırası kendini sol olarak gören kesimi hedeflemiş ve milliyetçi kesim sessizliğe gömülmüştür. 80 darbesi “sol” kesimle birlikte milliyetçi kesim de hedef seçilmiş ve bu gruplarda büyük hüsran yaşanmıştır.

Milliyetçi kesimin hüsranı kendilerini devletin yardımcıları olarak görmelerindendi. Darbecilerin milliyetçilerle ilgili temel görüşleri ise “onlar kendilerini devlet yerine koydular” şeklinde idi.

28 Şubat post-modern darbesine gelince... Bu darbe toplumun temel değer yargılarına yönelik olduğundan bütün kesimleri etkilemiştir. Özellikle kendilerini “devletin sadık teb’aları olarak gören dindar”ları etkilemiştir.

Her sarsılış bir uyanıştır.

Esasında “Muhalif Duruş”un ne olduğunun anlaşılması “devlet” telakkilerinin anlaşılmasına bağlıdır. Çünkü bugün üzerinde duracağımız konu itibarıyla muhalif duruş devlet otoritesini elinde bulunduranlara karşı gerçekleştirilir.

Bu girişten sonra “toplumun bütününü ilgilendiren kararları alan, herkesi bağlayan kuralları koyan, alınan bu kararları ve konulmuş kuralları, son aşamada fizikî güç de kullanarak uygulamaya aktaran en yüksek seviyedeki siyasal iktidarın kurumsal düzeyde somutlaşmış şekli (Dursun,s.55)” ve ülkedeki en büyük siyasal ve toplumsal örgüt olan “devlet”le ilgili anlayışların tarihi süreç içindeki değişimleri üzerinde durmak istiyorum.

Tarihi süreç içinde devlet ve devlet mekanizmalarını sahiplenenlerle ilgili anlayışlar üç grupta toplanabilir.

Birincisi KUTSAL DEVLET

On dokuzuncu asrın başlarına kadar belirgin bir şekilde hakim olan devlet anlayışıdır. Bu anlayışın etkileri dünyanın muhtelif yerlerinde devam etmekle birlikte tesiri azalmıştır.

Bu anlayışa göre “devlet” anlamı gereği referanslarını metafizik olan “mitolojik” veya “kutsal”dan alır. Dolayısıyla devletin meşruluğu kutsal oluşundan kaynaklanır.

Bu anlayışta “devlet” ve “devlet mekanizmalarını” sahiplenenler adeta bir referans (mitolojik-kutsal) noktasında örtüşmüşlerdir.

Bu anlayışa göre her şeyin, otorite(kral-Padişah) ve ondan kaynaklanan kararların “kutsal” bir anlamı vardır. Kral veya padişah ya tanrının kanını taşıyan kutsal bir varlık ya da tanrının yer yüzündeki gölgesidir. Devlet adeta dokunulamaz ve erişilemezdir.

Devlet adına alınan kararlar “yüksek” bir “merci”den kaynaklandığı için “otorite(kral-padişah)”nin kararları tartışılmazdır.

Kutsal devlet anlayışı papalık, Anglikan kilisesi ve bireysel hak ve özgürlüklerin kabul görmediği yerlerde devam etmektedir.

Bu anlayışta devlet-birey ilişkilerinde birey yoktur. Bireyler sadece itaat etmek ve alınan kararları yerine getirmekle yükümlüdür.

Bu anlayışta devleti yönetenler seçkin ve seçilmişlerdir. Seçkin ve seçilmiş zümre imtiyazını kaybetmek istemez. Aslında “seçkinler grubunun görüşleri, onların sosyal varlığının bir ürünüdür. Seçkinler, kurdukları ya da üyesi bulundukları örgütleri ve bu örgütlerde geçerli olan değerleri ‘insanlığın en yüksek çıkarlarına uygun' görürler. Seçkinlerin insan tabiatı üzerindeki görüşleri, böyle bir faraziyeye imkan verir. Onlar, kendi sistemlerini tehdit eden veya şüpheyle karşılayan her fikre ve fikir sistemine karşı çıkarlar. S. Koçak, Beyinin Hürriyeti, s.57.”

Yönetenlerin kutsandığı bu anlayışta “muhalif duruş”u sergilemek “bedel”i gerektirir. Bedel ödeyenler de çok olmuştur.

Kutsal devlet anlayışı tarihi süreç içinde muhalif duruşlarla esnetilmiş ve bazı yerlerde yerini “ulus devlet”e terk etmiştir. Denilebilir ki, kutsalın yerine “millet” kutsanmaya başlanmıştır. Böylece ikinci devlet anlayışı ortaya çıkmış ve hızlı bir şekilde kıtalara yayılmıştır.

MİLLİ DEVLET olarak adlandırılan bu anlayışta, devletin amaç ve işlevleri “dünyevî”leşmiş, halk “tebaa” yerine “yurttaş” olarak nitelendirilmeye başlanmıştır.

Milli devlet anlayışında bireyin aidiyeti sınırları açıkça belirlenmiş toprak(ülke) ve bu toprak üzerinde kurulmuş siyasal otorite (devlet)ye bağlı kabul edilmiştir. Milli devlet anlayışında devlet(siyasal otorite) meşruiyetini milletten alır. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ifadesi bunun göstergesidir.

Milli devlet anlayışında “devlet”e yüklenilen görev ve vazifeler gereği toplumun zapt u rapt altında bulundurulması icap etmiş ve bunun ancak hakimiyetin kurumlara devri ile mümkün olacağı görüşü hakim kılınmıştır. Böylece hakimiyetin kurumlara devri neticesinde kurumlar ve kurumları eline geçirmiş olanlar kendilerini "kutsal"ın yerine ikame etmiştir.

Milli devlet anlayışında kendilerini kutsalın yerine ikame edenlerin en çok kullandıkları argüman “devletin âli menfaatleri”dir. Bu kavramın arkasına sığınılarak oligarşik zümre tıpkı kutsal devlet anlayışında olduğu gibi zorba uygulamalarını sürdürmüştür.

Özellikle teknolojinin getirdiği imkanları iyi kullanan tepeden inmeci zümre bu anlayışta bireyi daha fazla ezdiği söylenebilir.

Milli devlet anlayışının ülkemizdeki uygulamalarına bakıldığında “devlet”in konumu karşısında “birey”in veya “toplum”un haklarından –kağıt üzerinde olsa bile- bahsetmek zordur. İttihatçı geleneğin devamı olan bu anlayışta “halka rağmen halk için” düsturu hakim kılınmış ve siyasal otoriteyi eline geçirmiş olan kendilerini “devlet” olarak görmeye devam etmişlerdir.

Milli devlet anlayışında bireye karşı devletin korunması esas alınarak kurul ile kurumlara ve kurumları işletenlere dokunulmazlık zırhı giydirilmiştir Kurumları işletenlerin dokunulmazlıkları ve imtiyazları görevleri sona erdikten sonra da devam eder.(Ayrılanlara Sayın Bakanım, Müsteşarım, Genel Müdürüm hitabı bunun tipik örnekleridir. Yönetilenler eskileri kutsamaya devam eder) Devlet babadır, istediğini sever, istediğini dinler, istediğini döver. Anayasadaki “devletin milleti ve ülkesi......” ifadesi bunun bir göstergesidir.

Milli devlet anlayışı varlığını sürdürmekle birlikte, teknoloji ve iletişimin gelişmesi ile ekonomi ve ulaşım sistemlerinin birbirine daha çok bağımlı hale gelmesi sosyal değişimi ve “devlet”e bakışı etkilemiştir.

Sosyal hayattaki değişim beraberinde “mikro” ve “makro” gruplaşmaları getirmekte ve “Devlet”e yüklenilen anlam ve işlevler değişmektedir.

Artık devletin anlam ve işlevleri gereği sadece organizatörlük olduğu anlayışı yaygınlaşmaktadır.

Üçüncü devlet anlayışı olarak ifade edebileceğimiz ORGANİZATÖR DEVLET yaklaşımının tehlikeli yönü global köyün efendilerinin hakimiyetini beraberinde getirme istidadıdır. Bu anlayışta devleti yönetenlerin rolleri global köyün efendilerine ait şirketler tarafından belirlenmekte ve adeta şirket devletlere bir gidiş gözlemlenmektedir. Birleşmiş milletlere bağlı kuruluşların veya Avrupa birliğinin marifetiyle gerçekleştirilen değişimler bunun birer göstergesidir. Hatta Avrupa birliğine girersek hakimiyetimiz bitecek diyen bakan bunu itiraf etmiş durumdadır.

SEÇKİNCİ ANLAYIŞ

Bugün insanoğlunun acil ihtiyacı

insanlığımızı gitgide elimizden alan devlet adlı bu kahir

otoriteye –bugün olduğu gibi- neredeyse dini bir

coşkuyla bağlanmak değil; tam aksine ona şüpheyle

bakmak, onu hayatımızdan mümkün olduğunca

çıkarmak, onun arkasına sığınıp bize Tanrılık

taslayanlara meydan okumaktır.”

Mustafa ERDOĞAN merdogan@tercumangazete.com

Yukarıda izah etmeye çalıştığımız anlayışların “ortak payda”sı devletin bir düzeninin ve bu düzen içinde yöneten ve yönetilenlerin olmasıdır.

Dolayısıyla muhalif duruşun ancak “ortak payda”ya karşı olan duruşla anlamlandırılabilir ve anlaşılabilir. Ortak payda ülkenin en büyük siyasal ve toplumsal örgütü olan devlette seçkin(!) grup ile yönetilenlerin durumunun belirleyicisidir.

Unutulmamalıdır ki, bütün devlet anlayışlarında düzenin kurallarını “güçlü”ler belirlemişler ve belirlemeye devam etmektedir.

Kuralları kutsal devletlerde kral, milli devletlerde siyaset, ticaret, finans ve mafyadan oluşan derin aileler ve bürokrasi, organizatör devletlerde ise patronlar ve bürokrasi belirler.

Bu gerçek yüzünden güçlüler bir başka ifade ile yönetme gücünü elinde bulunduranlar genel olarak siyasal ve toplumsal kararların alınmasında tek söz sahibi olmak isterler. Karar süreçlerine yönetilenlerin katılımını istemezler.

Yönetme gücünü ve mekanizmalarını eline geçirmiş olanlar toplumu oluşturan birey ve grupları güç merkezi olarak görmekten kaçınırlar. Mümkünse güç merkezi olmak isteyenlerin istekleri devlet mekanizmalarını sahiplenenler tarafından zorla bastırılma cihetine gidilir.

İşte MUHALİF DURUŞ bu seçkinci anlayışa karşı durmadır. Bir yerde “sınırlı devlet” talebidir.

Sınırlı devlet,hukuk yoluyla devlet mekanizmalarını işletenlerin yönetme güçlerinin sınırlandırılması, yönetenlerin ve eylemlerinin yönetilenlerce (birey-grup) denetlenebilmesi ve hesap sorulabilmesini ifade eder.

Sınırlı devlet, yönetenlerin la-yüs’elliğinin sonlandırılması ve dokunulmazlıklarının sınırlandırılmasıdır. Sınırlı devlet yönetme gücünün terbiye edilmesidir; kutsalla irtibatı koparmadan ve hiçbir kurum,kuruluş, zümre veya kişiyi kutsamadan.

MUHALİF DURUŞ

Kendileri bizzat şiddete başvurmasalar bile,

şiddete maruz kalma riskini göze alabilen toplulukların,

sonuçta politik mücadeleyi kazanma şansları vardır

Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, s.14

Muhalif duruş insanın haysiyetinin ve şerefinin yönetme gücünü elinde bulunduranlara karşı direnişinin ifadesidir.

Kutsal devlet anlayışından ulus devlete, ulus devletten organizatör devlet anlayışına kadar bütün düzenlerde yönetme gücünü eline geçirmiş ve mekanizmaları işletmiş olanların yönetilenleri hiçe saydıkları, seçkinci yaklaşımlarıyla “yönetme gücü”nü yönetilenlerle paylaşmaktan imtina ettikleri görülür.

Muhalif duruş bir tutuma, bir anlayışa,bir görüşe, bir eyleme veya uygulamaya karşı olma ve durmayı ifade eder. Dolayısıyla muhalif duruş yönetme gücünü eline geçirmiş seçkinci-oligarşik anlayışların eylem ve uygulamalarına karşı her türlü direnişi tazammum eder.

Ebu Hanife’in kendisini kadı olarak tayin etmek isteyen yönetime itaat etmemesi ve zindanı tercih etmesi yönetenlerin eylem ve uygulamalarına karşı muhalif duruşunu ifade eder. Bu duruş seçkinci anlayışın “ben yaptım oldu” anlayışına karşı bir direnç ve bir direniştir.

Mualif duruş yanlış kararlara direniştir. Gandhi, tuz tekeli oluşturmak isteyen İngilizlere karşı deniz suyunu buharlaştırarak muhalif duruş sergilemiş ve İngiliz işgalcilerini dize getirmiştir. (Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, s.33)

Muhalif duruş politikacıların haksız kararlarına karşı çıkmadır. Tıpkı Thoreau’nın politikacıların koyduğu vergiyi reddettiği gibi (Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, s.10)

Muhalif duruş devletin mekanizmalarını sahiplenenlerin insanın haysiyet ve şerefini hiçe sayan ve insanı insan olmaktan çıkararak tek tipleştiren kararlarını boşa çıkarma direnişidir. Tek tipleştirme kararları “devletin âli menfaati” paravanı arkasında hep alınmış ve bunlara karşı direniş olmuştur.

Allah’a itaat edenler hep tek tipleştirme kararlarına direnerek muhalif duruşlarını sergilediler. Onlar hep “önce itaat ettik, sonra direnmeye karar verdik, sonra yapayalnız bırakıldık, hor görüldük, çok görüldük, hem Müslümanlar, hem olmayanlar için sevimsiz ve çekilmez bulunduk, ama hep taşıdık, hiç yorulmadık, mağlup ilan edildiğimiz gün bile, gülüp geçtik.

Ne mağlubiyet mi? Biz kendimizden hiç utanmadık, fikrimizi hiç saklamadık, hep saydam olduk beyefendi. Bütün bu acıtıcı süreçlerden sonra kendi kendimizle baş başa kaldık, kendi gücümüzü kendi bireysel dönüşümümüz için kullanmayı öğrendiğimiz bu yeni dönemlerde, elbette sitemlerimiz olacaktır, bizi yasaklayanların yanı sıra yok farz eden kendi mahallemize de...

Buna da ‘direniş ve itaat’ değil, olsa olsa ‘İTAAT VE DİRENİŞ’ denebilir. Allah’a itaat ettik ve diğer bütün tanrılık iddialarına direndik. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle ve yarın da böyle olacak, hiç şüpheniz olmasın...S. Eraslan, Fil Yazıları, s.102” dediler.

Muhalif duruş insanlığın okuldaki, sokaktaki, iş yerindeki, hapishanedeki formatlamaları reddidir. İlkokul öğrencisinin yaka takmaması, önlük giymemesi bu reddin simgeleridir.

Muhalif duruş muttakiliktir. Muttaki olmak her halükârda Hasan el- Basrî gibi zalim yöneticilerin ve kendi nefsinin sultasına itaat etmeyerek toplumu etkilemektir M. Uyanık, İslam Siyaset Felsefesinde Sivil İtaatsizlik,s.59)

Muhalif duruş tıpkı Sümeyyeler Yasirler ve Ammarlar gibi bireyin hayatı pahasına inancından taviz vermemesi ve vazgeçmemesidir.

Muhalif duruş Cennet Doğanay ve Sabina Begüm gibi direnip zafer kazanmaktır. Bilindiği üzere Sabina Begüm cilbabı ile okula girme hakkını tekrar elde etti.

Muhalif duruş, iyiliği emretmekten ve kötülüğü sakındırmaktan kaçınmamaktır.

Muhalif duruş iyiden yana tarafını belirlemedir. Tıpkı Hz. İbrahim’i ateşe atan nemruta karşı karıncanın tarafını belirlediği gibi.

Muhalif duruş baş eğmemektir. Tıpkı şairin dediği gibi:

“Ülkümüz göklerde dalgalanan bir sancak

Allah’ın huzurunda eğiliriz biz ancak”

Muhalif duruş başkalarının hayat tarzlarına tahammüldür.“Ya korkularımızla koyun koyuna yatıp,hiçbir şey üretmeden kendimizle cedelleşmeye devam edeceğiz ya da birbirimize ve hayat tarzlarımıza tahammül edip, prangaları sökerek geleceğe doğru dev bir adım atacağız... Muhsin YAZICIOĞLU”

Muhalif duruş özgürlük ve hak talebinden vazgeçmemektir. Bilinmelidir ki, “hürriyetten vazgeçmek, insanlık hakkından hatta vazifelerinden vazgeçmek demektir. Her şeyden vazgeçen adam için tazmin ve telafi ihtimali yoktur. Bu çeşit bir vazgeçme insanın tabiatıyla uzlaştırılamaz. İnsanın iradesinden her türlü serbestliği almak, onun hareketlerinden her çeşit ahlâk düşüncesini kaldırmaktır. J.J. Rousseau, Toplum Sözleşmesi, s.10)

Muhalif duruş bir kavme olan kinimizin veya sevgimizin bizi adaletten ayırmamasıdır.

Kısaca muhalif duruş Abdurrahman Dilipak, Nazlı Ilıcak, Şanar Yurdatapan, Nurettin Şirin, Sibel Eraslan, Ahmet Kaya, Gandhi, Thoreau gibi kişinin konumunu, mevkiini, şöhretini, özgürlüğünü kaybetme pahasına ilkelerinden taviz vermemesidir, ahlakî direnişidir.

Netice olarak MUHALİF DURUŞ AHLÂKİ DİRENİŞTİR.

MUHALİF DURUŞ NEDEN KİTLESELLEŞEMİYOR

Muhalif duruş ahlakî bir erdemlilik ve zulme karşı bir direniş, bireyin kutsalıyla buluşması ve kutsallarına göre yaşaması doğrultusunda bir eylem olduğu bilindiği halde neden toplumun geneline yaygınlaşamıyor veya yaygınlaştırılamıyor.

Ülkemizle sınırlı kalmak kaydıyla tecrübelerimiz ışığında bunun nedenlerini şu şekilde ortaya koyabiliriz: Geçmişten günümüze kadar devletin mekanizmalarını ellerine geçirmiş olanların “devlet” kavramının kendilerinde mündemiç olduğunu –dolaylı yollardan- ileri sürerek hem kendilerini hem de kurumlarını kutsama ve halka karşı psikolojik baskı cihetine gitmeleri.

Konumlarını muhafaza ve müdafaa etmek isteyen kutsal(!) seçkinci taife ellerinde veya baskı altına aldıkları kurum ve kuruluşların marifetiyle hukukî olmayan kanunî mekanizmalarla baskılarını yoğunlaştırmaları.

Kendilerini devlet olarak gören oligarşik ailenin sürekli bir şekilde bürokrasi-medya-sermaye ve mafya unsurlarını beraberce kullanmaları ve bu mekanizmalarla muhalif duruşun zayıflamasına yol açmaları.

En önemlisi psikolojik ve kanunî yollarla bireylerde güvensizlik,çaresizlik, umutsuzluk ve duyarsızlık duygularını geliştirerek toplumda “yapılacak bir şey yok” anlayışını yerleştirmeleridir.

Bilinen husus şudur ki, “yapılacak bir şey yok” diyen toplumlar her şeyini kaybetmişlerdir.

Ve....

Devlet biziz diyen seçkin ve bürokratik kesim kendi konumunu korumak, muhalif duruşları etkisizleştirmek ve yok etmek için psikolojik baskılarında toplumda var olan grup önder ve liderlerini araç olarak kullanmıştır ve kullanmaya devam etmektedir.

Hatta kullanacakları önder ve lider bulamazlarsa kendileri grup liderleri(!) tayin ederler.

Muhalif duruşun toplumun önder ve liderleri marifetiyle nasıl etkisizleştirildiğini birkaç misal ile şu şekilde izah etmek mümkündür.

Bilindiği üzere 80 darbesinden sonra milliyetçi-ülkücü önder ve liderler “devlet-i ebed müddet” diyerek devletin kutsallığına vurgu yapmışlardır. Bu yaklaşımla “bizi ezse de devlet bizimdir” anlayışı yerleştirilerek kitle pasifize edilmiş ve kendilerini devlet olarak ikame eden oligarşik yapının ekmeğine yağ sürülmüştür.

Benzer telkin ve teskinler 28 Şubat post-modern darbe sürecinde de önder ve liderler tarafından yapılmıştır. Ordudan atılanlar için “onlar inançlarından dolayı değil, disiplinsiz oldukları için atıldılar” diyen büyük(!) önder ve lider kitlelerde hayal kırıklığı oluşturarak egemenlerin varlığının pekişmesine katkı sağlamış ve muhalif duruşu örselemiştir.

Aynı zaman ve zemin kulvarında dinî(!) hassasiyeti çok fazla olan sivil toplum önderlerinden birisi “başörtüsü furuattır” teranesiyle muhalif duruşun zayıflamasına ve dinî hayatın çökmesine yol açmıştır.

Hele hele erkeklik iddiasıyla iktidar ortağı olanların tutumu tam bir fecaattir. “Başörtüsü sorunu sokakta değil mecliste çözülür diyerek, baştaki örtüyü mecliste çözen” ülkücü önder ve liderler bununla yetinmeyerek her türlü zulme imza atarak duyguları ve duyarlılıkları bitirmiş ve muhalif duruşu zayıflamasına katkı sağlamışlardır.

Kısaca, muhalif duruşun kitleselleşememesinin en önemli nedenlerinden birisi devleti kendilerinin malı olarak addeden zihniyete toplumun önder ve liderliğini yapanların teşne olmalarıdır.

NE YAPILABİLİR?

Ne yapılabilir sorusunun cevabı “kendini devlet olarak gören yapı”nın ezberini bozmaktır. Bunun için kendilerini devlet olarak gören yapının zihin kirliliğine yol açan medyalarının, kendilerini güçlü kılan ticari üretim ve mallarının, hakimiyetlerini pekiştiren sermayelerinin ve onlara hizmet eden liderlerin boykot edilmesi gerekir.

Ve bilinmelidir ki, herkesi ve herkesimi “öteki”leştirerek ve toplumu;

Yeşil-kırmızı

Kürt-Türk

Çerkez-Abaza

Sünni-alevi diye ayrıştırıp birbirine düşman ederek varlığını sürdüren oligarşik yapının oyunu ancak “biz” ve “öteki” demeyerek bozulabilir.

Hatırlanacağı üzere bu oyun İstanbul Üniversitesinin önünde bozulmuş idi.

SONUÇ

İnsan hak ve özgürlüklerini savunanlar kendilerini devlet ve devletin kutsalları olarak gören oligarşik yapının oyununa düşüp “ben” ve “öteki”, “biz” ve “ötekiler” ayırımını yapmazlarsa zafere ulaşabilirler.

Bu bağlamda muhalif duruş sergileyen insan hakları savunucularının tek düsturu olmalıdır. O da; zalime ve hak gaspçılarına karşı haktan ve hukuktan yana olmalıdır.

Buna rağmen hiçbir şey yapamıyorum diyenlere aşağıda anlatacağım fıkradaki papağanın duruşunu sergilemelerini tavsiye ediyorum:

Nazilik ve Papağan

“Hitler’in iktidar yıllarında, Nazi karşıtı bir papağan varmış.

Evin balkonunda, caddeden geçen insanlara doğru ‘Kahrolsun Hitler, kahrolsun Hitler’ diye bağırırmış.

Durumu gören SS subayları, papağanı yakalayıp ‘mahkemeye’ çıkarmışlar.

Mahkeme, papağanın idamına karar verince, dinleyiciler bölümünde oturan bir papaz, ‘Bir dakika hakim bey’ demiş. ‘Sizden bir ricam var, papağanı bir kereliğine affederek bana verin, ben onu gayet dindar olan evdeki papağanıma arkadaş eder, uslandırırım. Artık sadece dua ve meşgul olur. Eğer bir daha aynı suçu işlerse ben kendi elimle getirir size teslim ederim.’

Hakim papazı kıramamış tabii, papaz da papağanı alıp evine getirmiş.

Eline bir tespih vererek, ona çeşitli dua ve zikirler öğretmeye başlamış. Aradan birkaç ay geçince SS subayları ‘bakalım anti-faşist papağanımız ne alemde, yine yaramazlık yapıyor mu acaba?’ diyerek teftişe gelmişler.

Papazın evine giren subaylar bakmışlar ki, papağan gayet vakar ve olgunluk içinde, elindeki tesbihle dualar mırıldanıyor.

Papağandaki bu ani değişikliye pek de aklı yatmayan subaylardan biri ‘şuna bir yoklama çekelim de tepkisini ölçelim bakalım’ diye düşünmüş.

Kafese doğru yaklaşarak ‘kahrolsun Hitler, kahrolsun Hitler’ diye bağırmış.

Bunun üzerine bir yandan tesbih çekmeye devam eden papağan, bir yandan da başını öne arkaya sallayarak mırıldanıyormuş:

‘AMİN... AMİN...’”

Selam ve Sabırla