19 Mayıs 2016 Perşembe

Sivil Örgütler ve Bayiler



Sivil Örgütler ve Bayiler


Veysi ERKEN

                                                      “Halkın yıldızı yöneticilerinin

                                                                                  başarısı nispetinde parlar veya söner”

   
            Şunu hep düşünmüşümdür.
            Ülkemizde gerçekten sivil örgütlenme mevcut mudur?
            Mevzuatımız bu tür örgütlenmelere müsait midir?
             Son yıllarda ve özellikle son günlerde cereyan eden hadiseler ülkemizde sivil örgütlenmenin ve sivil medyanın yok denecek kadar az olduğu gerçeğini bir kere daha bariz bir şekilde ortaya çıkarmıştır.
Ülkenin sathında olup bitenlerin karşısında sergilenen tutumların ve yazılanların tamamı bu kanaatimizi doğrular durumdadır.
             Evet.
            Ülkemizde sivil örgüt ve medya yok denilecek kadar azdır. Gerçek sivil örgütler seslerini duyurmakta zorluk çekmekteler. Güdümlü medya şeytanları vasıtasıyla sivillerin sesleri kısılmakta.
             Ülkemizdeki sivil örgüt zannedilen kuruluşların tamamına yakını sivil olmadığından “bayilik” sistemi ile çalıştıkları görülür. Partilere yaşatılan karmaşa bunun açık göstergesidir.
            Denilebilir ki, her parti ve sivil zannedilen örgütte (vakıf, dernek, sendika vs. ) delegeler içinde “görevli”ler vardır ve bunlar saf ve temiz olanları yönlendirmektedir.
            Hülasa hemen hemen örgütlerin tamamının içinde şövalyelerin oluşturduğu büyük tapınağın  “bayii” bulunmaktadır.
Bayiler örgütlerin içinde sadece bir üye değil, “karar Süreci”nin başlatıcısıdırlar.
            Bayi sistemi ile çalışan örgüt ve medya sivil olmadıklarından sadece piyonluk rolünü yerine getirebilir. Bir gecede fakirleştirilen ve açlığa mahkum edilen halkın feryatlarının duyulmaması, yazılmaması ve şartların güllük gülistanlık gösterilmesi bayilik sisteminin göstergesidir.
    Medya denilen müsveddelere ve kanalizasyonlara baktığımızda ülkede olumsuz sayılabilecek hiçbir şey yoktur. Biraz daha kemerin sıkılması ve insanların ölüme terk edilmesi ülkenin kurtuluşunun bir göstergesidir. Tapınaklarına mensup olanlar hariç herkes “âli menfaatler” için sıkılan kemerlere dayanmalıdır. Tıpkı Nasrettin Hocanın eşeği gibi.
            Olan bitenleri bu mantıkla tahlil ettiğimizde medyanın yanında “sivil örgüt(!)ler”in neden bu kadar sessiz kaldığını daha iyi bir şekilde anlarız.
            “Sivil(!) örgütler” tıpkı medya gibi “Tapınak” denilen merkezin uzantıları durumunda olmaları hasebiyle olan biten için ses çıkaramazlar. Ses çıkardıkları takdirde tapınak tarafından cezalandırılacaklarını bilirler.
            Hepimiz biliriz ki, bir şirket başkalarına “bayi”lik tahsis ederken politikalarını sürdürecek olanları tercih eder. Şirket yönetimine “aykırı” tutum ve tavır sergileyenlerin bayilikleri sona erdirilir. Tapınakçılar da böyledir.
            Yönetimi kuşatan tapınakçı zihniyet tıpkı bir ticari kuruluş gibi hareket etmekte ve kuralları kendi çıkarları doğrultusunda belirlemektedir. Kendi politikalarını devam ettirmek için “sivil(!) örgütler” kurdurmakta ve gerçek anlamda sivil örgütleri kapatma cihetine gitmektedir.
             Kendine hizmet etmeyen sivil örgüt konumundaki dernek, vakıf ve sendikalara “hadd” bildirmekte ve elemanları vasıtasıyla sonlarını hazırlamaktadır.
            Yönetimi kuşatan zihniyetin merkezi “dönme” ve “boğazdaki aşiret”in oluşturduğu “Tapınak Şövalyeleri”dir. Sivil örgütler bu gerçeğin farkına varmaları “bayilik”lerin sonu ve toplumun kurtuluşunun başlangıcı anlamına gelir.
   Farkına varamamak sömürünün, fakirliğin, sıkıntının ve yokluğun devamı demektir.
            Olup bitenin farkında olmak yönetimin  “karar süreci”nde yer almak demektir. Farkında olmak ülke yönetiminin ticarî bir şirket yönetimi olmadığı demektir. Farkında olmak “Tapınak Şövalyeleri”nin tapınaklarının çökmesi demektir.
            Ve…
             Ve farkında olmak bayilikten kurtulup “âli menfaat(!)” yutturmacasıyla bizi söğüşleyen şövalyelerin hakimiyetinin kırılmasıdır.
            Selam ve Sabırla…

15 Mayıs 2016 Pazar

Dokunulmazlık ve Güven



Dokunulmazlık ve Güven
Veysi ERKEN

          Dokunulmazlık konusunun gündeme getirilişinde aklıma hep “yüs’el (sorulur)”       ve  “lâ yü’sel = Sorulamaz, Mes'uliyetsiz. Mes'ul tutulamaz. Sorumsuz. Sorumlu tutulamaz  ” kavramları gelir. Genel anlamda iktidara talip olanların ilk vaatlerinden birisi dokunulmazlık zırhının kaldırılacağıdır.
Vaat bu olduğu halde dokunulmazlık bir türlü kaldırılmaz. Sorumsuzluk güzel olmuştur onlar için.
Herkes dokunulmazlık yüzünden sistemin bozuk oluğundan bahseder durur.
Hatta siyasiler ah bir iktidar olsak da, bu bozuk sistemi dokunulmazlıkları kaldırarak düzeltsek derler.
Kendimi bildim bileli bu nakarat hep tekrar edilmiştir.
İktidar ve dokunulmazlık, iktidar ve dokunulmazlık, iktidar ve dokunulmazlık bitmeyen senfoni gibi bitmeyen bir nakaratlar. Uğrunda nice vaatlerin yapıldığı, nice yalanların söylendiği ve nice şaklabanlıkların gerçekleştirildiği iktidar ve dokunulmazlıklar.
Sonrası!
Sonrası malum.  
             İktidar, hükümet olanlara dar ve zindan olur. Zira orada, yani iktidarda halk unutulur. Nimet paylaşımı ve paylaşımın devamı hırsı yüzünden iktidar zindan olur. Nimetin paylaşımı için nice nice dostluklar, arkadaşlıklar ve hizmet aşkları unutulur, yerlerini fesat üretim merkezleri alır.
            Artık kimse sistemin bozukluğundan rahatsız ve şikâyetçi değildir. Çünkü makamlar artık kendilerine hizmet etmeye başlamış, şakşakçılar ve dalkavuklar kendilerini alkışlamaya başlamışlardır.
             Sistemin bozukluğundan ve dokunulmazlıkların kaldırılmasından bahsedenlerin çoktan makamlarını kutsama ve kutsallaştırma çabasına ve faaliyetlerine başladıkları görülür.
            Sahi; sistem bozuk mu?
Varsa bozukluğu nereden/nerelerden kaynaklanmaktadır?
 Bu soruların cevabı sistemin tarifinde gizlidir. Mesturdur, örtülüdür.
            Sistem denildiğinde belirlenmiş hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlamış bir bütünlüğü oluşturan parçalar ve parçalar arasında işbirliğini sağlayan ilke ve kurallar anlaşılır. Demek ki, sistemin bozukluğu söz konusu ise, bozukluk ya parçalardan ya da, ilke ve kurallardan kaynaklanır. Bunu her sistem işleticisi bildiği halde bozukluktan bahsetmesine rağmen düzenlemeye çalışmaması iktidar hırsından ve iktidar nimetlerinden neş’et ettiğini görmemiz lazım.
             Evet; sistem bozuk ve bozukluğun başında sistemi işletenlerin makamlarını ve kurumlarını kutsamaları ve kutsallaştırmaları gelir.
Kutsamak ve kutsallaştırmak bütün kötülükleri örtmede kullanılan bir araçtır artık. Hepimiz biliriz ki, kutsal; tapınılacak ya da yolunda can verilecek derecede sevilen anlamına gelir.
             Makamlarını ve kurumlarını kutsallaştıranlar halkın tenkidine meydan vermemenin gayreti içinde olanlardır. Makamlarını ve kurumlarını kutsal göstererek hırsızlıklarına, uğursuzluklarına ve löpür löpür yemelerine devam ederler.
            Bilinmelidir ki, demokratik ve cumhurî idarelerde makamların ve kurumların kutsallığı yoktur ve olamaz. Makamlar ve kurumlar ancak halka hizmet aracı konumundadır. Hiçbir araç kutsal değildir. Araçlar toplumun refahını ve huzurunu sağladığı müddetçe değerlidir. Ve değerleri bir araç olmaktan öteye gitmez.
            Hesap sorulabilen ve denetlenebilen rejimlerde hiçbir kurum ve kuruluşun kutsallığı yoktur. Dolayısıyla başkanlık, bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük, hâkimlik veya başka sıfatlı mevkiler kutsal ve dokunulmazlığı olan makamlar değildir. Her zaman ve zeminde tenkide açıktır. Makam tenkide açık olunca orada oturanın hataları görülür, eylem ve söylemlerinden hesaba çekilir.
            Unutulmamalıdır ki, makamlara ve kurumlara kutsallık atfeden yönetimler demokratik değildir. Şaibeler dokunulmazlık ve kutsallıkla örtülür. Halka rağmen bir yönetme tarzı gelişir. Böyle bir idari anlayış tarzı beraberinde her türlü despotluğu, hırsızlığı, uğursuzluğu, hortumculuğu, güvensizliği ve keyfiliği getirir.
            Atalarımız hiç bir zaman makamları kutsamamış ve kutsallaştırmamışlardır. Hatta”şeref’ül-mekân bi’l-mekîn” ilkesi gereğince makamın şerefinin o makamda oturanın şeref ve haysiyetiyle söz konusu olduğunu kabul etmişlerdir.
Dolayısıyla geçmişte hiç kimse makamının arkasına sığınarak şerefsizliğini, haysiyetsizliğini ve hırsızlığını gizleyememiştir.
            Demokratik yönetim için bugün de hiç kimse dokunulmazlığın zırhına bürünmemelidir. Her birey makamı, sıfatı ve mevkii ne olursa olsun eylem ve söylemlerinden hesap verebilmelidir.
            Selam ve Sabırla... 16.12.2003

            NOT: bu yazı arif olanlar için öylesine tekraren yayınlanmıştır.